Hiç ölüm korkusu yaşamadım…

Hiç ölüm korkusu yaşamadım…

BU dünyanın güzel yönü onu Allah için harcamaktır…


Hiç ölüm korkusu yaşamadım… Neden yaşayayım? Takva bir müminin, Allah’ı gerçekten seven, kendisini Allah’a adayan bir müminin en güzel alametlerinden biridir ölümden korkmamak. Ölümden değil korkmak ölümü güzel bir sevinç, Yaradana kavuşma, gerçek aşkımızla buluşma vakti olarak görüyoruz biz…

Bu dünya hiç gözümde yok. Yaşasan ne kadar yaşayacaksın, yesen, içsen, eğlensen, en güzel kıyafetleri giysen, en güzel mekânlarda otursan neye yarar? Bedenin giderek yaşlandıktan sonra? İman eden insan için dünyanın zerre kadar değeri yok. Hele bir de ahirete kesin bilgiyle iman etmişsen, Allah’ı büyük bir aşk ile seviyorsan tek isteğin O’na biran önce kavuşmak oluyor. Mümin gerçek evi cennetteki evi, dünyadaki değil. Bunu ruhunda derinlemesine hissediyor. Hani insan uzun bir yolculuktan gelip de evine girdiğinde “çok şükür, huzur dolu evimdeyim” der ya. Dünya da uzun bir yolculuk benim için. Bu yüzden biran önce evimize, oradaki tarifsiz huzura ve mutluluğa kavuşmak istiyor insan…

Mümin ölümden korkmaz, dünyayı terk edeceğinden korkmaz. Allah’ı darıltmaktan, O’nu üzmekten, Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkar.

Mümin için bu dünyadaki en büyük güzellik Allah için yaşamak, Allah için çabalamak. Her gün yalnızca Allah rızası için tebliğ yapıyorum, bundan en ufak bir karşılık beklemiyorum. Yaptığım her şey Allah için. Yine en büyük güzellik dünyada sürekli imtihan olduğunu bilmek. Kaderi bilince, her şeyde bir hayır olduğunu bilince, her olayın Allah’ın kontrolünde olduğunu bilince tevekkülün müthiş huzurunu yaşıyor insan. Bu dünyada Allah için zorluklara göğüs germek, her zaman Allah’ın tarafında olmak çok güzel. Hayatını Allah için harcamak çok güzel. Herkes dalmış oyalanırken, eğlencesine dalmışken, Kuran unutulmuşken dine delicesine sarılmak çok güzel. İsterse bütün dünya iman etmesin, hiç umurunda olmamak ve dümdüz yolunda devam etmek çok güzel…

Bunların dışında dünyanın meyledilecek bir yanı yok. Göz açıp kapayana kadar geçen bir hayatın nesini seveyim, nesine meyledeyim, neden bu hayatı kaybetmekten ve ölümden korkayım. Bende tüm samimi müminler gibi, peygamberler gibi, sahabeler gibi biran önce Rabbime, O’nun sözlü selamına, muhteşem tecellisine kavuşmak istiyorum. Orada beni bekleyen dostlarıma ve gerçek yurduma kavuşmak ve sonsuza kadar orada yaşamak istiyorum…

Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü “Selam” (vardır). (Yasin Suresi, 58)

Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Ali İmran Suresi, 185)

Kaynak: http://kalbimizdekiderinallahsevgisi.wordpress.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Fransa devlet medyası Daeş’e karşı YPG’yi en önemli ümit olarak taktim ediyor!

Fransa devlet medyası Daeş’e karşı YPG’yi en önemli ümit olarak taktim ediyor!

Başbakan Davutoğlu hem Fransa’ya hem de Amerika’ya haddini bildirmeli.


Fransa devlet kanalı France 2 televizyonda yayınlanan haber programında uzun uzun Daeş’e karşıYPG’nin çözüm olacağını uzun uzun anlatıyor! Terörden ağzı yanan Fransa kendi başına terör saldırısı gelince ağlıyor ama tam 40.000 şehidimizin katili olan PKK’nın uzantısına, yani YPG’ye tam destek veriyor!

Aynı destek tabii ki hiç gecikmeden Amerika’dan da geliyor. Amerika terör örgütü PKK’nın Suriye‘deki koluPYD‘nin askeri kanadı YPG’yi terörist örgüt olarak görmediklerini açıklıyor! Amerika ve Fransa birlikte Terör örgütü PYD’ye her türlü yardımı yapıyorlar. YPG’ye havadan atılan silahlar doğrudan PKK’ya gönderiliyor.

Amerika Dış İşleri Bakanı Sözcüsü John Kirby “Biz YPG’yi terörist örgüt olarak değerlendirmiyoruz. Suriye’de, IŞİD’e karşı mücadelede başarılarını da kanıtladılar. IŞİD karşıtı gruplarla ki bunlar başarılılar, başarılı da olabilirler, birlikte çalışmayı sürdüreceğiz. Ayrıca bunların hepsi de Kürt değil ” diye konuşuyor!

Sanki bunların hepsinin Kürt olup olmaması önemliymiş gibi… Tabii ki YPG hem PKK’lı Kürtlerden, hem de dünyanın dört bir yanından gelen sapık katillerden oluşuyor. Dolayısıyla bu terör örgütünün hangi ırktan olduğu değil, nasıl Müslüman âlemini yok etmek için bir araya geldiği önemli.

Fransa ve Amerika’dan böyle skandal açıklamalar gelirken bir açıklama da bizim Dışişleri BakanıFeridun Sinirlioğlu’ndan geliyor. Sinirlioğlu “PYD’nin elinde silah yok, HDP gibi parti!” diye tarihi bir açıklama yaparak Türk milletini hayrete düşürüyor. PYD’nin askeri kanadı YPG iken bu nasıl normal bir parti oluyor! Şimdi AK partinin eli silahlı, sürekli kan döken bir terör kolu olsa, o zaman AK Parti normal bir parti mi olacak?

Türkiye daha yeni YPG’nin bir terör örgütü olduğunu hem Amerika’ya, hem de Avrupa’ya üzerine basa basa söylerken Sinirlioğlu’nun bu yaptığı tam ters açıklamalar çok ama çok yanlış. YPG ve PKK Türkiye’yi bölmek ve Türkiye’nin Güneydoğu’sunda Komünist Kürdistan’ı kurmak üzere and içmiş iki terör örgütüdür. Bu terör örgütlerinin bağlı olduğu partilerde HDP ve PYD’dir! Bu gerçeğin üzeri hiçbir şekilde örtülemez!

Tekrar söylüyorum, kimse Türk milletini aptal yerine koymaya kalkmasın. Başbakan Davutoğlu YPG’nin silahlı terör örgütü olduğunu üzerine basa basa söylesin. Hatta Amerika’nın yaptığı bu açıklamaya karşı bir basın toplantısı yapıp bu açıklamayı geri aldırsın. Güçlü Türkiye, yenilmez Türkiye şahsiyetini tüm dünyaya göstermeli. Çekinerek, ürkerek değil, tam tersine atılgan bir politika ile, sert bir politika ile dünyaya ağzının payını vermeli diyorum!

Kaynak: http://abdningoremedigipkk.blogspot.com.tr/

 

En güzel nimet mutmain bir nefis aslında…

En güzel nimet mutmain bir nefis aslında…

En güzel nimet mutmain bir nefis aslında…

İnsanlar nefislerindeki kıskançlık ve bencillikten çöküyorlar.


Çok farklı bir konuda yazmak üzereyken bir an için düşündüm. Ruhumdaki huzuru, mutluluğu ve dinginliği anlatmak istedim. En büyük nimet “mutmain bir nefis aslında…” diye geçti içimden. Ruhun imanla eğitilmesi, nefsin dinginleşmesi, yatışması ve elindekilerle çok mutlu olması…

Nedir insanları şu kısacık hayatta bu kadar mücadeleye iten? Yesen bir tabak yemiyor musun, dursan evin bir odasında durmuyor musun? Giysen üzerine tek bir kıyafet giymiyor musun? Üstelik yıllar geçtikçe yaşlanmıyor musun? Hastalıklardan zaten fazla bir şey yiyemiyorsun. Bedenin yaşlandığı için zaten her giydiğin yakışmıyor. O zaman insanların birbirleriyle bu kadar çekişmeye girmesi neden? İstediğin kadar parayı bankaya yığ, günün birinde hepsini bırakıp gitmeyecek misin? Ölüp her şeyini arkanda bırakmayacak mısın? O zaman neyin derdine düşüyorsun?

Ben ruhumda böylesine dinginlik yaşarken imansız bir insanın içinde yaşadığı çelişkileri, korkuları, kavgaları ve bütün bunların onu nasıl sıktığını düşünemiyorum bile. Ben kendimi Allah’a bırakmış, tevekkülle çok güzel bir hayat sürerken, iman etmeyen bir insan büyük bir hırsla dünyanın ipine sarılıyor. Sarıldıkça da o ip boğazını sıktıkça sıkıyor. Malları yığıp biriktirdikçe, nefsini eğlendirme gayretine düştükçe, yalnızca dünyanın peşinde koştukça bir türlü aradığı o gerçek mutluluğu, huzuru yakalayamıyor. Neden yakalayamadığını da bir türlü anlamıyor. Çünkü huzuru veren Allah, mutluluğu veren Allah. Parayla, malla, mülkle, kariyerle bunlar olmuyor. Eğer kalp Allah’tan uzaksa Allah da o insana bir türlü huzur vermiyor.

İman eden insanlar için de derin imanı yakalamak çok önemli. Ben sürekli derin iman için Allah’a dua ediyorum. Çünkü insan ne kadar derin imanlı olursa önündeki kapılar o kadar açılır. Nefis iman derinleştikçe daha da mutmain olur. Öyle ki nefis ölür, hırslar ölür, dünyanın yapışkanlığı insanın üzerinden kalkar. Böyle bir ruhta Allah ile insan arasında kimsenin fark etmeyeceği çok güzellikler yaşanır. Zahirle bağlantısı kesilir, batına yaşar. Böyle bir insan kendisine verilen her nimetten ve verilmeyenlerden tam anlamıyla razıdır. Çünkü onun için hayat asıl ölümden sonra başlayacaktır. Ölmeden önce bu dünyayı bırakmak ve mutmain bir nefse kavuşmak gerçek mutluluğun anahtarıdır…

Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,

Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön.

Artık kullarımın arasına gir.

Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

Sivrisineğin akılalmaz kan emme taktiği!

Sivrisineğin akılalmaz kan emme taktiği!

Sivrisineğin akılalmaz kan emme taktiği!

İnsan yaratılmışların içinde en aciz olanıdır, gözünün önündeki mucizeleri görmez.


Herşeye o kadar alışmışız ki… Bir ineğin içinden saf ve duru bembeyaz süt çıkmasına, küçücük bir arının kendi ihtiyacından çok fazla, muhteşem lezzette bal yapmasına, ya da küçücük bir kuşun adeta bir sanat harikası sayılabilecek bir yuva inşa etmesine… İnsanlar her gün böyle yüzlerce iman hakikatinin üzerinden geçip gidiyorlar, fakat hiç etkilenmiyorlar. Çünkü üzerlerinde çok yoğun bir ülfet var.  İman etmeyen ve düşünmeyen insanların çoğu, gün içinde böyle yüzlerce iman hakikati görseler de umursamayıp geçerler. Kalplerinde bir sevgi ve hayranlık  oluşmaz. Allah bu durumu ayetinde şöyle bildirir:

Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler. (Yusuf Suresi, 105)

Sivrisinek de günlük hayatımızda sürekli rastladığımız çok özel bir hayvan. Ben insanlar üzerindeki bu ülfeti kırmak için bugün bu küçücük canlının kan emme taktiğinden bahsetmek istiyorum. Sivrisinek vücudunda çok özel kan emme sistemi ile yaratılmış. Bu sistemin detaylarını incelediğimizde akıllara durgunluk verecek kadar detaylı yapıların birlikte işlemesiyle oluşan kompleks bir sisteme bağlı olduğunu görüyoruz. Şimdi size bu detaylardan bahsedelim.

Hedef üzerine konan sivrisinek, hortumundaki dudakçıklar aracılığıyla önce bir nokta seçer. Sivrisineğin bir şırıngaya benzeyen iğnesi özel bir kılıfla korunmuştur. Kan emme işlemi sırasında işte bu kılıf iğneden sıyrılır.

Deri, sanıldığı gibi iğnenin basınçla deriye batırılması yöntemiyle delinmez. Buradaki asıl görev, bıçak keskinliğindeki üst çene ve üzerinde geriye doğru eğimli dişlerin bulunduğu alt çeneye düşmektedir.Alt çene testere gibi ileri-geri hareket eder ve deri üst çenenin yardımıyla adeta kesilir. Açılan yarıktan içeri sokulan iğne kan damarına ulaşınca delme işlemine son verilir. Sivrisinek artık kan emmeye başlayacaktır.

Ancak bilindiği gibi insan vücudu, damarlardaki en ufak bir zedelenme karşısında kanı anında pıhtılaştırarak, o bölgedeki kan akışını durduran bir enzime sahiptir.Aslında bu enzimin sivrisinek için büyük bir problem oluşturması gerekmektedir. Çünkü sineğin açtığı deliğe de vücut anında tepki gösterecek, o noktadaki kan hemen pıhtılaşmaya başlayacak ve yara onarılacaktır. Tabii ki bu da sivrisineğin hiç kan emememesi demektir.

Ama sivrisinek için bu sorun tamamen ortadan kaldırılmıştır. Sivrisinek kan emmeye başlamadan önce, vücudunda salgıladığı özel bir sıvıyı soktuğu canlının damarında açtığı deliğin içine bırakmaktadır.Bu sıvı, kandaki pıhtılaşmayı sağlayan enzimi etkisiz hale getirir. Böylece, pıhtılaşma sorunu olmadan, sivrisinek besinine ulaşabilir. Sivrisineğin soktuğu yerde oluşan kaşıntı ve şişmeye neden olan da işte bu pıhtılaşmayı engelleyici sıvıdır.

Bu, kuşkusuz olağanüstü bir işlemdir ve karşımıza şu soruları çıkarır:

1)Sivrisinek, insan vücudunda bu tür bir pıhtılaştırıcı enzim olduğunu nereden bilmektedir?

2) Bu enzime karşı kendi vücudunda bir salgı geliştirmesi için, enzimin içeriğini (kimyasını) bilmek zorundadır. Bu nasıl olabilir?

3) Böyle bir bilgiye ulaşsa(!) bile, nasıl olup da kendi vücudunda böyle bir salgı üretip, bunu iğnesine aktaracak “teknik donanım”ı oluşturabilir?

Aslında bütün bu soruların cevabı son derece basittir: Sivrisinek bunların hiçbirini başaramaz. Ne bunun için gerekli akla, ne kimya bilgisine, ne de salgıyı üretecek “laboratuvar” donanımına sahiptir. Bahsettiğimiz varlık, bir kaç milimetre büyüklüğünde akılsız ve bilinçsiz bir sinektir, o kadar!…

Onu böyle inanılmaz, olağanüstü ve hayranlık verici bir sisteme sahip kılan ise, insanı da sivrisineği de yaratan,“göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi olan” Allah’tır.

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

Hiç sana yakışıyor mu Mesut Yar?

Hiç sana yakışıyor mu Mesut Yar?

Hiç sana yakışıyor mu Mesut Yar?

 

Mesut Yar’ın “Burda Laf Çok” programına sanırım siz de denk gelmişsinizdir. Ben hiçbir programını başından sonuna seyretmedim, arada eğer ilgili çekerse biraz bakıp tekrar kanalı değiştiriyorum.

Geçen gün yine kanalları gezerken Mesut Yar’ın programına rastladım. Mesut Yar’ın programının konuklarından biri de genç bir oyuncuydu. Mesut Yar bu genç kızımıza sorular soruyor, o da gerçek anlamda tanımadığı insanlar hakkında ileri geri konuşuyordu. Mesut Yar’da bu konuşmaları yüzünde alaycı bir gülümsemeyle dinliyordu.

“Gerçekten bu tarz konuşmalar, böyle basit muhabbetler Mesut Yar’a hiç yakışmadı” diyorum. Öncelikle bu genç kızımızın tecrübesiz olduğu çok belliydi, konuşma üslubu da hiç saygıya uygun değildi. Onun bu toyluğunu fark eden ve böyle bir emin hazırlayan Mesut Yar gerçekten ayıp etti. Programında insanları kötülemeye, alay etmeye, kendince insanları birbirine düşürmeye devam ettiği taktirde insanların tepkisini çekecektir. Eğer beğenilmek istiyorsa, sevilmek istiyorsa, izlenmek istiyorsa insanlar arasında birincisi sevginin mimarı olsun, nefretin değil. İkincisi insanların iyi yönlerini ortaya çıkarsın, programında kimseyi küçük düşürmesin, hiç kimeye kimseyi kötületmesin, çünkü bu ancak kendisini küçültür. Programında bir kişinin kötü duruma düşmesi onu yüceltmez, tam tersine insanların kalbinde ona karşı buğz oluşmasına neden olur. Üçüncüsü de bu ölümlü dünyada kimsenin günahını almasın, kimse hakkındadedikodu yapmasın, hele hele alaycı konuşmalara hiç yanaşmasın. Ancak saygı duyana saygı duyulur, bunu da unutmasın.

Ne korkunç bir kadın neşelenemiyorsa, gülemiyorsa, içindekileri anlatamıyorsa…

Ne korkunç bir kadın neşelenemiyorsa, gülemiyorsa, içindekileri anlatamıyorsa…

Ne korkunç bir kadın neşelenemiyorsa, gülemiyorsa, içindekileri anlatamıyorsa...

Kadınlara erkek müdahalesi kalkması lazım artık. Bu hakikaten utanç verici bir şey ve yüz yılların ayıbı.


Bir kadının yüzüne öyle güzel yansıyor ki herşey… Eğer kadın seviliyorsa, seviyorsa, ruhu huzurluysa, mutluysa, değer veriliyorsa işte o zaman gözleri ışıl ışıl parlıyor. İçindeki huzur ve güven yüzünün tüm hatlarında hissediliyor. Oysa mutsuzsa, şiddet görüyorsa, sevgisizliğe mahkum edildiyse, kalbinde sevgi yerine nefret taşıyorsa işte o zaman da yüzü ruhunun tüm karanlığını adeta bir ayna gibi yansıtıyor.

En çok da yobazlardan çekiyor kadınlar. Çünkü yobazlar kadını adeta bir şeytan gibi görüyor, kadınları insandan saymayıp, onlara herşeyi yasaklıyorlar. Öyle yasaklar ki bunlar, kadının nerdeyse birkaç yılı değil, tüm hayatı çalınıyor. Ne korkunç, bir kadın neşelenemiyorsa, gülemiyorsa, konuşamıyorsa, güzel giyinemiyorsa, güzelliğini ifade edemiyorsa. Evden çıkartmıyorsun, hakaret ediyorsun, aşağılıyorsun. Diyorsun ki,’bakım yapma, güzel olma, gülme. Kapının aralığından bakma, pencereni kapat, potansiyelsin, her türlü şeyi yapabilirsin, şüpheli adamsın, senin söylediklerinin tam tersini yapacağım.” Evet, yobazlar eşlerinin söylediklerinin tam tersini yapıyorlar, onları daima potansiyel suçlu olarak görüyorlar. Onlara göre kadın samimiyetsiz, kadın içten pazarlıklı, kadın günahkar…Üstelik bunlarla ilgili uydurma hadisler ortaya atıp peygamberimize de iftira atıyorlar.

Böyle Müslüman kadın olur mu peki? Bir kadın kocasından korktuğu için mi günah işlemeyecek, yoksa Allah’tan korktuğu için mi? Bu nasıl bir din anlayışı, bu nasıl samimiyet? Kadınları bu kadar ezen, aşağılayan ve köşeye iten yobazlar kimsenin görmediği yerlerde her türlü haramı işliyorlar. Kadınlara ise hayatı adeta zehir ediyorlar.

Oysa Kuran kadına çok değer verir, onları daima yüceltir, tüm haklarını korur. Bir Müslüman olarak kadına cenneti özler haline getireceksin, cenneti hedefleyeceksin, dünyayı cennet gibi yapmaya gayret edeceksin, cennet hanımları gibi olmaları için gayret edeceksin, cennet huzuru getireceksin. Kadının fıtratını herşeyi yasaklayarak neden eziyorsun? Niye ruhunu paramparça ediyorsun? Eşlerin arasında güven, saygı ve değer vermeye dayalı bir sitem olması lazım. Yobazlarda değer verme yok, saygı da yok, güven de yok. Kadını potansiyel hain olarak görülüyorlar. “Buçuk” diyorlar, kadını zaten insan yerine de koymuyorlar. Kadınları adeta mahluk gibi görüyorlar. Bu zulmü Müslüman kabul ediyorsa ortada bir hastalık vardır. Bu zulmü hiçbir kadın kabul etmemeli. Dinimizde kadınların sürekli yüceltildiği de herkes tarafından çok iyi bilinmeli.

Kaynak: http://kurandakadininyeri.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam:  http://www.mynet.com/video/kanal/erkanarkut

Darwin’in Türk milletine bakış açısı nasıldı?

Darwin’in Türk milletine bakış açısı nasıldı?

Darwin’in Türk milletine bakış açısı nasıldı?

Kısa bir süre sonra evrim teorisine inanan kimse kalmayacak.


Bizim evrimci bilim adamlarımız hala bu köhne teoriyi savunurken, birçoğu Darwin’in Türklere olan bakış açısından bihaber durumdalar. Acaba Darwin’in Türkleri aşağı ırk olarak (günün birinde mutlaka elimine olacak bir ırk olarak) gördüğünü bilseler hala bu teoriyi ısrarla savunurlar mıydı, merak ediyorum. Oysa durum hiç de Darwin’in beklediği gibi olmadı. Türkler değil elimine olmak ve tarih sahnesinden silinmek, tam tersine sürekli geliştiler ve şimdi de dünya çapında lider olmaya hazırlanıyorlar.

Darwin’in Türk milletine bakış açısına değinip biraz detay verirsek,  Charles Darwin’i tüm dünyaya tanıtan kitabı, 1859’da yayınlanan ve teorisinin temel çatısını içeren Türlerin Kökeni (Origin of Species) adlı çalışmasıydı. Bir ikinci ünlü çalışması ise, “insanın evrimi” konusundaki iddialarını ve ırkçı teorilerini dile getirdiği 1871 tarihli İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) adlı kitabıdır. Bunların dışında Beagle gemisiyle yaptığı yolculuğu ya da bazı bitki ve hayvanlar üzerindeki gözlemlerini konu alan çalışmaları yayınlanmıştır.

Bunlar çoğunlukla teknik kitaplardır. Darwin’in görüşlerini, özellikle de iç dünyasını ve yakın çevresi ile paylaştığı düşüncelerini en iyi yansıtan kaynak ise, ölümünden altı yıl sonra oğlu Francis Darwin tarafından yayınlanan Life and Letters of Charles Darwin (Charles Darwin’in Hayatı ve Mektupları) adlı kitaptır. Bu kitapta Darwin’in çok sayıda mektubu vardır ve bu mektuplarda ilginç görüşler dile getirilmektedir.

Bu kitap yayınlandıktan sonra İngiliz fikir adamları arasında önemli bir yankı uyandırmış, özellikle de Darwin’in taraftarları, kitabın her satırını inceleyerek kendilerine akıl hocalığı yapan kişinin görüşlerini etüd etmişlerdir.

Kitapta yer alan mektuplardan bir tanesi ise, oldukça önemli siyasi mesajlar taşıdığı için büyük dikkat çekmiştir. Özellikle İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na cephe aldığı, İngiliz başbakanı Gladstone’un“Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz” gibi sözleri ısrarla tekrarladığı bir dönemde yayınlanan bu mektup kısa sürede önemli bir propaganda malzemesi haline gelmiştir. Çünkü Darwin’in bu mektuptaki fikirleri Gladstone’unkiyle aynı, hatta daha da fanatiktir.

Söz konusu mektup, Charles Darwin tarafından 3 Temmuz 1881 tarihinde W. Graham adlı bir bilim adamına yazılmıştır. Darwin, mektubun girişinde doğada bir amaç ve anlam olmadığı yönündeki klasik materyalist mantıklarını tekrar etmektedir. Ancak sonra konuyu doğal seleksiyon kavramına çekmekte ve doğal seleksiyonun “geri ırkları” eleyerek medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğunu öne sürmektedir.Darwin’in “geri ırk” kavramına kendince örnek olarak gösterdiği millet ise Türk Milleti’dir. Darwin aynen şöyle yazmaktadır:

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, TÜRKLER TARAFINDAN İŞGAL EDİLDİĞİNDE, Avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün Avrupa’nın TÜRKLER TARAFINDAN İŞGALİ bize ne kadar gülünç geliyor.

Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdakı AŞAĞI IRKLARIN medenileşmiş yüksek ırklar tarafından ELİMİNE EDİLECEĞİNİ (YOK EDİLECEĞİNİ) görüyorum.” (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York: D. Appleton and Company, s. 285-286) 

Bu satırlarda Türk Milleti için söylenen sözlerin birer hezeyan oldukları, fanatikçe bir nefretin ve Türklük hakkındaki derin bir cehaletin ürünü oldukları açıktır. Darwin’in bu hezayanını cümle cümle inceleyelim:

1) Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim…

Darwin burada klasik Sosyal Darwinist mantığı kullanmakta ve insanlığın ırklar arasındaki savaş ve mücadele ile geliştiğini öne sürmektedir. Bu 19. yüzyıl İngiliz emperyalizminin temel fikri dayanağını teşkil eden koyu ırkçı bir görüştür.

2) … Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, TÜRKLER TARAFINDAN İŞGAL EDİLDİĞİNDE, Avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün Avrupa’nın TÜRKLER TARAFINDAN İŞGALİ bize ne kadar gülünç geliyor…

Darwin burada ise Türk Milleti’nin Osmanlı döneminde Avrupa’daki, özellikle Balkan Yarımadası’ndaki fetihlerinden söz etmektedir. Ancak kullandığı “işgal” kavramı tarihsel olarak yanlıştır ve aslında Türklere duyduğu kinin bir ifadesidir. Çünkü Türk Milleti Balkanlar’ı “işgal” etmemiştir, fethetmiştir. Bu ikisi arasında önemli bir fark vardır. Bir devlet bir toprağı işgal ederse, amacı orayı yağmalamak, üzerinde yaşayan halkı ise ya sürmek ya da sömürmektir. Ancak “fetih” farklı bir kavramdır. Fetih yapan devlet, ele geçirmiş olduğu toprağı ve üzerinde yaşayan halkı sahiplenir, onu kendi bünyesine katar, onları diğer vatandaşları ile eşit konuma getirir. Fethettiği ülkeyi de imar eder, güzelleştirir, kalkındırır.

Osmanlı İmparatorluğu da Balkanlar’ı fethetmiştir. Fethettiği bu topraklardaki halklara büyük saygı ve hoşgörü göstermiş, onları kendi tebaasının bir parçası saymıştır. Balkanlar’ın dört bir yanını da imar etmiş, kalkındırmış, geliştirmiştir. Bölgede çok sayıda kervansaray, hamam, köprü, cami, kütüphane, aşevi inşa edilmiştir ve bunların üstün bir kültürün ürünü oldukları bugün herkesçe kabul edilmektedir.

Kısacası “işgal” ile “fetih” çok farklı kavramlardır. Bu nedenle 1453’teki zafer, dünya literatüründe “İstanbul’un işgali” olarak değil, “İstanbul’un fethi” olarak geçmektedir. Darwin ise bu kavramları kasıtlı olarak karıştırmakta ve özellikle “işgal” kavramını kullanmaktadır. Amacı, elbette, Türk Milleti’ni “barbar” bir toplum olarak gösterebilmektir.

 

3) … Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir…

Darwin bu cümlesinde üç ayrı önemli mesaj vermektedir. Birincisi, Avrupalı ırkları “medeni ırklar” olarak tanımlayarak klasik ırkçı ve Sosyal Darwinist bakış açısını tekrarlamaktadır. İkincisi, Sosyal Darwinizm’in bir diğer önemli iddiasını yinelemekte ve “ırklar arası yaşam mücadelesi” kavramını kullanarak savaş ve çatışmanın milletleri geliştirdiğini, uygarlığı ilerlettiğini öne sürmektedir.

Darwin’in üçüncü mesajı ise, Türk Milleti’ni “barbar” olarak niteleyişidir. Darwin’in burada kullandığı kelime (hollow) eğer birebir çevrilirse “karaktersizlik” anlamına gelir. Bu ifadeyle, Türkleri herhangi bir özgün karakterden, meziyetten ve kültürden yoksun bir toplum, yani “barbar” bir millet olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Bu tanımlamanın asılsızlığı açıkça ortadadır.

4) … Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdakı AŞAĞI IRKLARIN medenileşmiş yüksek ırklar tarafından ELİMİNE EDİLECEĞİNİ (YOK EDİLECEĞİNİ) görüyorum…

Darwin, en önemli mesajını ve hezeyanını bu cümlesinde sergilemektedir. Söyledikleri açıktır: Türk Milleti’nin yakında Avrupalılar tarafından yok edileceğini öne sürmektedir. Bu işi gerçekleştirmesini umduğu Avrupalıları “medenileşmiş yüksek ırklar” olarak tarif etmekte, Türk Milleti’ne de kendince “aşağı ırk” yakıştırması yapmaktadır.

Ancak burada Darwin’in bu hezeyanını önemli bir mesajla birlikte dile getirdiğine dikkat etmek gerekir. Darwin, bu cümleleri, “doğal seleksiyon medeniyetin ilerleyişine katkıda bulunmaktadır” şeklinde bir giriş yaparak söylemektedir. Yani Türk Milleti’nin yok edilmesi hedefinin, doğa kanunlarının bir gereği olduğunu ve medeniyetin ilerleyişine de katkıda bulunacağını iddia etmektedir!…

Darwin’in ortaya koyduğu bu mantıkların İngiliz emperyalizminin Osmanlı düşmanlığı ile birebir uyum sağladığı ise çok açıktır. Darwin, İngiltere’nin Osmanlı’yı sömürgeleştirme ve Türk Milleti’ni de tarihten silme planına sözde bilimsel bir zemin sağlamaya çalışmıştır. İngiltere’nin körüklediği Türk düşmanlığı akımına, bilimsel bir görüntü kazandırmayı hedeflemiştir.

Darwin’in Türk Milleti ile ilgili bu sözlerinin, İngiltere’nin Mısır’ı işgalinden bir yıl önceye rastlaması da oldukça anlamlıdır. Anlaşılan Darwin, İngiliz yönetiminin Mısır’ın işgali ile başlayacak bir “Osmanlı’yı parçalama” stratejisini kurduğu sıralarda, “Türklerin yakında yok olacaklarını görüyorum, bu doğal seleksiyonun gereğidir” diyerek, bu stratejiye katkıda bulunmuştur.

Darwin’in bu sözlerinin o dönemde son derece etkili olduğunu ise yeniden vurgulamak gerekir. Darwin fikirlerini kuşkusuz sadece bu mektupta değil, İngiliz devlet adamları ile olan temaslarında da ifade etmiş ve onlara Türk Milleti’nin yok edilmesi planına sağladığı “bilimsel” desteği sunmuştur. Darwin’in bu mektubu 1888 yılında yayınlandığında ise, Türk Milleti’ne karşı yürütülmekte olan propaganda savaşına büyük bir destek sağlamış, Türk düşmanları Darwin’in hezeyanlarından güç bulmuşlardır.

Darwin’in Türk düşmanlığına sağladığı bu desteğin etkisi, günümüzde bile sürmektedir. Başta Almanya olmak üzere çeşitli Batılı ülkelerdeki neo-Nazi ve faşist gruplar, Türklere karşı yürüttükleri karalama kampanyasında hala Darwin’in bu sözlerine atıfta bulunmaktadırlar. Internet’teki çeşitli neo-Nazi sitelerinde, Darwin’in “Ari ırkın üstünlüğü” hakkındaki sözlerinin yanında Türk Milleti hakkındaki hezeyanı da yer almaktadır. Almanya’daki Türk soydaşlarımızı acımasızca katleden, evlerini kundaklayan, işyerlerini yağmalayan “dazlak”lar, Darwin’in görüşlerinden güç bulmaya devam etmektedirler.

Bu gerçek, 19. yüzyılda Batı emperyalizmi tarafından körüklenen, o zamandan bu yana da çeşitli çevreler tarafından ısrarla ayakta tutulan “Türk düşmanlığı” akımının ardında, Darwinizm’in önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Elbette ki Türklere düşman olan toplum, grup ya da kişiler tarihin her döneminde var olmuştur. Ancak ilk kez Darwin bu düşmanlığa sözde bilimsel bir dayanak sağlamış, Türk Milleti’nin “geri ve ilkel” bir millet olduğu şeklindeki safsatalara bilimsel bir kılıf bulmuştur.

Bu ise elbette milletini ve vatanını seven her Türk’e, Darwinizm’e karşı tavır almak, bu ırkçı ideolojiyi reddetmek ve geçersizliğini de elinden geldiğince ortaya koymak görevini yükler. Aksi takdirde, eğer Darwinizm’i savunursa, kendi milletini yok etmek isteyen bir dünya görüşüne hizmet etmiş olacaktır.

Darwinizm’e hala körü körüne bağlı kalan, bu safsataya akla ve bilime rağmen arka çıkan birtakım Türk bilim ve fikir adamlarına duyurulur…

Kaynak: http://darwininturkdusmanliginasildir.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste