Ders kitaplarında evrim teorisi bilimsel gerçek olarak okutuluyor

Ders kitaplarında evrim teorisi bilimsel gerçek olarak okutuluyor

Evrim teorisinin bilimsel açmazları okullarda anlatılmalı.


Şu anda Biyoloji dersi 12. Sınıf öğretim programında şu ifadeler geçiyor:

1.3. Canlıların embriyolojik, biyokimyasal, anatomik ve genetik yapılarındaki benzerlik ve farklılıkların evrimin açıklanmasına katkılarına örnekler verir.

1.5. Doğada meydan agelebilecek iklimsel değişikliklerden hareketle, zaman içindeki evrim sürecinin ve yaşamın nasıl etkilenebileceğini tartışır.

Açıkça görüldüğü gibi şu anda okullarda evrim teorisi bilimsel bir gerçek gibi öğrencilere sunuluyor. Ders kitaplarının MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından yayımlanan öğretim programlarındaki kazanımlara göre hazırlandığını düşünürsek, bu türden objektif olmayan ifadelerin ne tür sonuçlar doğuracağını tahmin etmek güç olmaz.

Bu kazanımlara göre hazırlanan kitaplar her yıl yüz binlerce öğrenciye dağıtılıyor. Kitaplarda yer alan bilim dışı ifadeleri (Fosiller evrimin en güçlü kanıtlarıdır gibi..) ezberlemek zorunda kalan öğrenciler bir de bu yanlış bilgilerden sınava tabi tutuluyorlar ve ders kitaplarına göre cevap vermek zorunda bırakılıyorlar. Devlet bu sistemle evrim teorisini hayatın kökenine dair tek bilimsel açıklama olarak gören nesiller yetiştirmiş oluyor. Daha sonra güçlü olanın hayatta kaldığı, zayıfların elimine edilmesinin doğanın bir kanunu olduğu, doğanın diyalektik süreçlerle ilerlediği fikirlerini benimseyen kişiler kolaylıkla faşist ve komünist akımlara yönlenebiliyorlar. Bu açıdan bakıldığında PKK gibi terör örgütlerinin çıkardıkları ideolojik yayınlarla MEB biyoloji/sosyoloji ders kitapları arasında bilimsel olmayan görüşlere dayalı büyük bir uyum olduğu görülebilir. Bu tür yanlı bilgilerin MEB tarafından verilmesinin bir diğer tehlikeli sonucu da bilginin devlet kaynaklı olmasından dolayı sorgulanmamasıdır. Yani “yanlış olsa devlet öğretmez” düşüncesidir.

Her zaman söylüyorum, evrim teorisi ders kitaplarında çok detaylı bir şekilde anlatılmalı ancak tüm savları açmazlarıyla birlikte sunulmalıdır. Ders kitapları herhangi bir fikrin propaganda aracına dönüşmemelidir. Bu sebeple önce öğretim programındaki kazanım cümleleri değiştirilmeli ve ders kitapları öğrencilerin hem evrim teorisinin savlarını öğrenebileceği hem de bu savlara cevap verebileceği şekilde düzenlenmelidir. Bilim dışı ifadeler ders kitaplarından bir an önce çıkarılmalıdır. Tam 600 milyon hiç değişmeyen fosilin aslında evrim teorisinin hiç yaşanmadığını ispat ettiği gerçeği öğrencilere açıklanmalıdır.

Bildiğiniz gibi tüm dünyada okullarda, üniversitelerde evrim teorisi bilimsel bir gerçek gibi öğrencilere okutuluyor. Sınavlarda da evrim ile ilgili sorular sorulup öğrencilerden cevap vermeleri bekleniyor. Öğrencilerde artık soruları cevaplarken “Biz evrim teorisine inanmıyoruz, ama sınavı geçebilmek için cevap veriyoruz” diye yazıyorlarmış. Bu güzel bir gelişme. Öğrencilere evrim teorisi dayatılmamalı, bu teorinin açıkları da anlatılmalı. Her şeyden önemlisi milyonlarca yıldır hiç değişmeyen fosillerin canlıların birbirine dönüşmediğini ispatladığı öğretilmeli.

Kaynak: http://evrimifosillernasilyalanlar.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

Reklamlar

İçimizdeki Mucize – Tiroid Bezi ve Hormonlar, Video

İçimizdeki Mucize – Tiroid Bezi ve Hormonlar, Video

İnsan vücudu muhteşem bir yaratılışla yaratılmıştır.


Her zaman yakınlarımızdan duyarız, tiroid bezinin az çalışması, ya da çok çalışması hep sorundur. Tiroid bezi yavaş çalışırsa kalp ritmi bozulur, cilt kurur, çocuklarda büyüme yavaşlar. Tiroid bezinin yavaş çalışması nerdeyse tüm vücudu etkiler.

Vücudumuzda hormonların ve tiroid bezinin nasıl çalıştığını aşağıdaki videodan seyredebilirsiniz:

http://bit.ly/1u5ApRB

İnsan vücudunun ne kadar mükkemel yaratıldığını görmek için sadece tiroid bezine bakmak yeter. Tirodi bezi troksin adı verilen bir hormon üretir. Tiroid bezi bir fabrikanın sorumlu yöneticisi gibi çalışır. Salgıladığı bu troksin hormonu yardımıyla 100 trilyon hücrenin çalışma ritmini teker teker düzenler ve hızlarını ayarlar.

Kalbimiz, beynimiz, sinir sitemimiz, böbreklerimiz hep bizim isteğimiz dışında çalışır. Allah yarattığı milyonlarca insana böylesine kusursuz sistemler bağışlayarak sonsuz sanatını göstermiştir.

Kaynak: http://evrimcilerneleridusunemez.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Twitter: https://twitter.com/erkanarkut

Ebola Virüsü

800 nanometre boyunda insanları çaresiz bırakan Ebola virüsündeki aklın kaynağı ne?

800 nanometre boyunda insanları çaresiz bırakan Ebola virüsündeki aklın kaynağı ne?

Küçücük bir virüs yüzbinlerce insanı rahatlıkla öldürebiliyor.


Cansız, 800 nanometre boyunda, insanları hatta ülkeleri çaresiz bırakan Ebola virüsündeki aklın kaynağını hiç düşündünüz mü?

Bildiğiniz gibi virüs cansız bir varlıktır, ama birhücreyle temas ettiği andan itibaren canlı özelliği göstermeye başlar, saldırgan, dahası akıllı bir canlı olur.

Virüs bir hücreye girmeden önce hücrenin kendisine uygun olup olmadığını saptar. Eğer uygunsa kendi DNA’sını hücre içine enjekte eder.

Hücre adeta büyülenmiş gibi, ölene kadar virüsün DNA’sını çoğaltmaya devam eder. Hücrenin içindeki mekanizmalar virüsün oyununa gelmişlerdir.

Virüsün bu derecede başarılı bir şekilde hareket edebilmesi için hücreyle, bir kilidin anahtarla uyumu gibi yaratılmış olması gerekiyor. Virüs hücreyi nasıl kontrol ediyor, uygunluğuna nasıl karar veriyor? Niçin DNA’sını enjekte ediyor? Aklı olmayan bir virüsün bütün bu işlemleri tesadüflerle yapması imkansız!

Ortada çok açık bir gerçek var, hücreyi de Ebola virüsünü de yaratan aynıdır, tektir, Allah’tır.

Modern tıp, bilim adamları Ebola gibi virüslerin karşısında çaresiz kalıyor, bu şekilde Allah insanlara aczlerini göstererek onları düşünmeye yöneltiyor.

Bütün bu bilgileri duymak, görmek, şaşırmamak, hayretler içinde kalmamak ve Allah’ın varlığını kabul etmemek de ayrı bir mucizedir. Bu insanların iman hakikatlerine karşı gözlerinin görmediğinin, kulaklarının işitmediğinin ve kalplerinin kapalı olduğunun delilidir.

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

Darwin’in Türk milletine bakış açısı nasıldı?

Darwin’in Türk milletine bakış açısı nasıldı?

Darwin’in Türk milletine bakış açısı nasıldı?

Kısa bir süre sonra evrim teorisine inanan kimse kalmayacak.


Bizim evrimci bilim adamlarımız hala bu köhne teoriyi savunurken, birçoğu Darwin’in Türklere olan bakış açısından bihaber durumdalar. Acaba Darwin’in Türkleri aşağı ırk olarak (günün birinde mutlaka elimine olacak bir ırk olarak) gördüğünü bilseler hala bu teoriyi ısrarla savunurlar mıydı, merak ediyorum. Oysa durum hiç de Darwin’in beklediği gibi olmadı. Türkler değil elimine olmak ve tarih sahnesinden silinmek, tam tersine sürekli geliştiler ve şimdi de dünya çapında lider olmaya hazırlanıyorlar.

Darwin’in Türk milletine bakış açısına değinip biraz detay verirsek,  Charles Darwin’i tüm dünyaya tanıtan kitabı, 1859’da yayınlanan ve teorisinin temel çatısını içeren Türlerin Kökeni (Origin of Species) adlı çalışmasıydı. Bir ikinci ünlü çalışması ise, “insanın evrimi” konusundaki iddialarını ve ırkçı teorilerini dile getirdiği 1871 tarihli İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) adlı kitabıdır. Bunların dışında Beagle gemisiyle yaptığı yolculuğu ya da bazı bitki ve hayvanlar üzerindeki gözlemlerini konu alan çalışmaları yayınlanmıştır.

Bunlar çoğunlukla teknik kitaplardır. Darwin’in görüşlerini, özellikle de iç dünyasını ve yakın çevresi ile paylaştığı düşüncelerini en iyi yansıtan kaynak ise, ölümünden altı yıl sonra oğlu Francis Darwin tarafından yayınlanan Life and Letters of Charles Darwin (Charles Darwin’in Hayatı ve Mektupları) adlı kitaptır. Bu kitapta Darwin’in çok sayıda mektubu vardır ve bu mektuplarda ilginç görüşler dile getirilmektedir.

Bu kitap yayınlandıktan sonra İngiliz fikir adamları arasında önemli bir yankı uyandırmış, özellikle de Darwin’in taraftarları, kitabın her satırını inceleyerek kendilerine akıl hocalığı yapan kişinin görüşlerini etüd etmişlerdir.

Kitapta yer alan mektuplardan bir tanesi ise, oldukça önemli siyasi mesajlar taşıdığı için büyük dikkat çekmiştir. Özellikle İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na cephe aldığı, İngiliz başbakanı Gladstone’un“Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz” gibi sözleri ısrarla tekrarladığı bir dönemde yayınlanan bu mektup kısa sürede önemli bir propaganda malzemesi haline gelmiştir. Çünkü Darwin’in bu mektuptaki fikirleri Gladstone’unkiyle aynı, hatta daha da fanatiktir.

Söz konusu mektup, Charles Darwin tarafından 3 Temmuz 1881 tarihinde W. Graham adlı bir bilim adamına yazılmıştır. Darwin, mektubun girişinde doğada bir amaç ve anlam olmadığı yönündeki klasik materyalist mantıklarını tekrar etmektedir. Ancak sonra konuyu doğal seleksiyon kavramına çekmekte ve doğal seleksiyonun “geri ırkları” eleyerek medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğunu öne sürmektedir.Darwin’in “geri ırk” kavramına kendince örnek olarak gösterdiği millet ise Türk Milleti’dir. Darwin aynen şöyle yazmaktadır:

“Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, TÜRKLER TARAFINDAN İŞGAL EDİLDİĞİNDE, Avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün Avrupa’nın TÜRKLER TARAFINDAN İŞGALİ bize ne kadar gülünç geliyor.

Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdakı AŞAĞI IRKLARIN medenileşmiş yüksek ırklar tarafından ELİMİNE EDİLECEĞİNİ (YOK EDİLECEĞİNİ) görüyorum.” (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York: D. Appleton and Company, s. 285-286) 

Bu satırlarda Türk Milleti için söylenen sözlerin birer hezeyan oldukları, fanatikçe bir nefretin ve Türklük hakkındaki derin bir cehaletin ürünü oldukları açıktır. Darwin’in bu hezayanını cümle cümle inceleyelim:

1) Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim…

Darwin burada klasik Sosyal Darwinist mantığı kullanmakta ve insanlığın ırklar arasındaki savaş ve mücadele ile geliştiğini öne sürmektedir. Bu 19. yüzyıl İngiliz emperyalizminin temel fikri dayanağını teşkil eden koyu ırkçı bir görüştür.

2) … Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, TÜRKLER TARAFINDAN İŞGAL EDİLDİĞİNDE, Avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün Avrupa’nın TÜRKLER TARAFINDAN İŞGALİ bize ne kadar gülünç geliyor…

Darwin burada ise Türk Milleti’nin Osmanlı döneminde Avrupa’daki, özellikle Balkan Yarımadası’ndaki fetihlerinden söz etmektedir. Ancak kullandığı “işgal” kavramı tarihsel olarak yanlıştır ve aslında Türklere duyduğu kinin bir ifadesidir. Çünkü Türk Milleti Balkanlar’ı “işgal” etmemiştir, fethetmiştir. Bu ikisi arasında önemli bir fark vardır. Bir devlet bir toprağı işgal ederse, amacı orayı yağmalamak, üzerinde yaşayan halkı ise ya sürmek ya da sömürmektir. Ancak “fetih” farklı bir kavramdır. Fetih yapan devlet, ele geçirmiş olduğu toprağı ve üzerinde yaşayan halkı sahiplenir, onu kendi bünyesine katar, onları diğer vatandaşları ile eşit konuma getirir. Fethettiği ülkeyi de imar eder, güzelleştirir, kalkındırır.

Osmanlı İmparatorluğu da Balkanlar’ı fethetmiştir. Fethettiği bu topraklardaki halklara büyük saygı ve hoşgörü göstermiş, onları kendi tebaasının bir parçası saymıştır. Balkanlar’ın dört bir yanını da imar etmiş, kalkındırmış, geliştirmiştir. Bölgede çok sayıda kervansaray, hamam, köprü, cami, kütüphane, aşevi inşa edilmiştir ve bunların üstün bir kültürün ürünü oldukları bugün herkesçe kabul edilmektedir.

Kısacası “işgal” ile “fetih” çok farklı kavramlardır. Bu nedenle 1453’teki zafer, dünya literatüründe “İstanbul’un işgali” olarak değil, “İstanbul’un fethi” olarak geçmektedir. Darwin ise bu kavramları kasıtlı olarak karıştırmakta ve özellikle “işgal” kavramını kullanmaktadır. Amacı, elbette, Türk Milleti’ni “barbar” bir toplum olarak gösterebilmektir.

 

3) … Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir…

Darwin bu cümlesinde üç ayrı önemli mesaj vermektedir. Birincisi, Avrupalı ırkları “medeni ırklar” olarak tanımlayarak klasik ırkçı ve Sosyal Darwinist bakış açısını tekrarlamaktadır. İkincisi, Sosyal Darwinizm’in bir diğer önemli iddiasını yinelemekte ve “ırklar arası yaşam mücadelesi” kavramını kullanarak savaş ve çatışmanın milletleri geliştirdiğini, uygarlığı ilerlettiğini öne sürmektedir.

Darwin’in üçüncü mesajı ise, Türk Milleti’ni “barbar” olarak niteleyişidir. Darwin’in burada kullandığı kelime (hollow) eğer birebir çevrilirse “karaktersizlik” anlamına gelir. Bu ifadeyle, Türkleri herhangi bir özgün karakterden, meziyetten ve kültürden yoksun bir toplum, yani “barbar” bir millet olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Bu tanımlamanın asılsızlığı açıkça ortadadır.

4) … Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdakı AŞAĞI IRKLARIN medenileşmiş yüksek ırklar tarafından ELİMİNE EDİLECEĞİNİ (YOK EDİLECEĞİNİ) görüyorum…

Darwin, en önemli mesajını ve hezeyanını bu cümlesinde sergilemektedir. Söyledikleri açıktır: Türk Milleti’nin yakında Avrupalılar tarafından yok edileceğini öne sürmektedir. Bu işi gerçekleştirmesini umduğu Avrupalıları “medenileşmiş yüksek ırklar” olarak tarif etmekte, Türk Milleti’ne de kendince “aşağı ırk” yakıştırması yapmaktadır.

Ancak burada Darwin’in bu hezeyanını önemli bir mesajla birlikte dile getirdiğine dikkat etmek gerekir. Darwin, bu cümleleri, “doğal seleksiyon medeniyetin ilerleyişine katkıda bulunmaktadır” şeklinde bir giriş yaparak söylemektedir. Yani Türk Milleti’nin yok edilmesi hedefinin, doğa kanunlarının bir gereği olduğunu ve medeniyetin ilerleyişine de katkıda bulunacağını iddia etmektedir!…

Darwin’in ortaya koyduğu bu mantıkların İngiliz emperyalizminin Osmanlı düşmanlığı ile birebir uyum sağladığı ise çok açıktır. Darwin, İngiltere’nin Osmanlı’yı sömürgeleştirme ve Türk Milleti’ni de tarihten silme planına sözde bilimsel bir zemin sağlamaya çalışmıştır. İngiltere’nin körüklediği Türk düşmanlığı akımına, bilimsel bir görüntü kazandırmayı hedeflemiştir.

Darwin’in Türk Milleti ile ilgili bu sözlerinin, İngiltere’nin Mısır’ı işgalinden bir yıl önceye rastlaması da oldukça anlamlıdır. Anlaşılan Darwin, İngiliz yönetiminin Mısır’ın işgali ile başlayacak bir “Osmanlı’yı parçalama” stratejisini kurduğu sıralarda, “Türklerin yakında yok olacaklarını görüyorum, bu doğal seleksiyonun gereğidir” diyerek, bu stratejiye katkıda bulunmuştur.

Darwin’in bu sözlerinin o dönemde son derece etkili olduğunu ise yeniden vurgulamak gerekir. Darwin fikirlerini kuşkusuz sadece bu mektupta değil, İngiliz devlet adamları ile olan temaslarında da ifade etmiş ve onlara Türk Milleti’nin yok edilmesi planına sağladığı “bilimsel” desteği sunmuştur. Darwin’in bu mektubu 1888 yılında yayınlandığında ise, Türk Milleti’ne karşı yürütülmekte olan propaganda savaşına büyük bir destek sağlamış, Türk düşmanları Darwin’in hezeyanlarından güç bulmuşlardır.

Darwin’in Türk düşmanlığına sağladığı bu desteğin etkisi, günümüzde bile sürmektedir. Başta Almanya olmak üzere çeşitli Batılı ülkelerdeki neo-Nazi ve faşist gruplar, Türklere karşı yürüttükleri karalama kampanyasında hala Darwin’in bu sözlerine atıfta bulunmaktadırlar. Internet’teki çeşitli neo-Nazi sitelerinde, Darwin’in “Ari ırkın üstünlüğü” hakkındaki sözlerinin yanında Türk Milleti hakkındaki hezeyanı da yer almaktadır. Almanya’daki Türk soydaşlarımızı acımasızca katleden, evlerini kundaklayan, işyerlerini yağmalayan “dazlak”lar, Darwin’in görüşlerinden güç bulmaya devam etmektedirler.

Bu gerçek, 19. yüzyılda Batı emperyalizmi tarafından körüklenen, o zamandan bu yana da çeşitli çevreler tarafından ısrarla ayakta tutulan “Türk düşmanlığı” akımının ardında, Darwinizm’in önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Elbette ki Türklere düşman olan toplum, grup ya da kişiler tarihin her döneminde var olmuştur. Ancak ilk kez Darwin bu düşmanlığa sözde bilimsel bir dayanak sağlamış, Türk Milleti’nin “geri ve ilkel” bir millet olduğu şeklindeki safsatalara bilimsel bir kılıf bulmuştur.

Bu ise elbette milletini ve vatanını seven her Türk’e, Darwinizm’e karşı tavır almak, bu ırkçı ideolojiyi reddetmek ve geçersizliğini de elinden geldiğince ortaya koymak görevini yükler. Aksi takdirde, eğer Darwinizm’i savunursa, kendi milletini yok etmek isteyen bir dünya görüşüne hizmet etmiş olacaktır.

Darwinizm’e hala körü körüne bağlı kalan, bu safsataya akla ve bilime rağmen arka çıkan birtakım Türk bilim ve fikir adamlarına duyurulur…

Kaynak: http://darwininturkdusmanliginasildir.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

İnsanın derisi kendi aleyhine konuşur mu?

İnsanın derisi kendi aleyhine konuşur mu?

İnsanın derisi kendi aleyhine konuşur mu?

 

Sonsuza kadar pişman olmamak için şu kısacık hayatını Allah yolunda harca.


Dünyada o kadar çok insan var ki… İşlediği birçok günahı kimsenin görmediğini zanneden, kimsenin duymadığını zanneden. Kimse görmeden gidip bir şey çalıyor, kimse görmeden haraç alıyor, kimse görmeden rüşvet yiyor. Hiç kimse duymadan, gözlerden uzak bir yerdeharama giriyor, yetimin malını yiyor. Sonra da kimselere göstermeden bunları başardığı (!) için kendi kendine sevinip duruyor. İşte dünyada neredeyse milyarlarca insan kendisini böyle nerdeyse bir hayat boyu kandırıyor.

Oysa siz gizlice bir kötülük yaparken, birisinin kuyusunu kazarken, ya da haram işlerken hiç kimsenin sizi görmesine ihtiyaç yok. Hiç kimsenin sizi duymasına ihtiyaç da yok. Çünkü Allah zaten her an, her saniye yanınızda. Ve işlediğiniz her amel saniyesi saniyesine sizin defterinize yazılıyor. Melekler her söylediğinizi, attığınız her adımı kaydediyor.

Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken

O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18)

Zaten insan bir haram işlerken onu kimsenin görmesine gerek yok. Çünkü Allah her insanın bedenini ahirette konuşturuyor. İnsanın derisi, elleri, ayakları, dili, kısaca tüm bedeni yaptığı bütün kötülükleri bir bir anlatıyor:

O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerinde yaptıklarına dair şahitlikte bulunacaklardır. (Nur Suresi, 24)

Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme (duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir. 

Kendi derilerine dediler ki: “Niye aleyhimizde şahitlik ettiniz?” Dediler ki: “Her şeye nutku verip-konuşturan Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülüyorsunuz.” 

“Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.” (Fussilet Suresi, 20-22)

Ayetlerde açıkça bildirildiği gibi insanların görmediği zannına kapılıp alabildiğine günaha batanlar, ahirette kendi derileri, kendi elleri, kendi ayakları konuştuğunda çok şaşıracaklar ve bu yaptıklarına sonsuza kadarpişman olacaklar. Çünkü tüm yaptıklarına kendi bedenleri şahit, orada hepsi dile gelecek, hepsi tüm detayları Allah’ın huzurunda söyleyecek…

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

Küçücük bir arının bu kadar fedakâr olması evrimle açıklanabilir mi?

Küçücük bir arının bu kadar fedakâr olması evrimle açıklanabilir mi?

Küçücük bir arının bu kadar fedakâr olması evrimle açıklanabilir mi?

Arılar tıpkı karıncalar gibi çok fedakar hayvanlar.


Evrimciler tüm doğanın rekabet halinde olduğunu, hayvanların yaşayabilmek için kıyasıya bir mücadele içinde olduğunu savunurlar. Evrim bu varsayım üzerine kurulmuş bir teoridir. Fakat doğadaki milyonlarca canlıya baktığımızda hayvanların çoğunlukla müthişfedakarlık örnekleri sergilediklerine, canları pahasına yavrularını koruduklarına, birbirleriyle dayanışma ve işbirliği içinde olduklarına şahit oluruz. Aslında evrimciler de teoriyi ortaya atarken bu gerçeğin farkındadır.

Örneğin ünlü evrimci Peter Kropotkin, Doğu Sibirya ve Mançurya’da yaptığı incelemelerde, hayvanlar arasındaki karşılıklı yardımlaşmanın birçok örneğini tespit etmiş ve hatta bu konu üzerine bir kitap yazmıştır. Kropotkin kitabında canlılar arasındaki dayanışma için şunları söylemektedir:

Yaşam mücadelesi kavramı üzerinde çalışmaya başladığımızda, bizi ilk şaşırtan karşılıklı yardımlaşma örneklerinin çokluğu oldu. Çoğu evrimci tarafından kabul edildiği gibi sadece nesil yetiştirmek için değil, aynı zamanda bireylerin güvenliği ve yiyecek sağlanması için de bu yardımlaşma örneklerini görmekteyiz. Hayvanlar âleminin büyük bölümünde karşılıklı yardımlaşma bir kuraldır. Karşılıklı yardımlaşma, hayvanlar aleminin en alt kademesindeki hayvanlarda bile görülebilmektedir.. Peter Kropoktin, Mutual Aid: A Factor of Evolution, 1902, I. Bölüm

Arıların hayatlarında da son derece şaşırtıcı fedakârlık örnekleri var. Buradaki fedakârlık örneklerini gördüğünüzde sizlerde bu hayvanların evrimle oluşmadığını, üstün bir akılla ve sanatla yaratıldığını göreceksiniz.

Karıncalarda görülen uyum ve dayanışmanın bir benzeri de arı kovanlarında yaşanır. Özellikle işçi arıların gösterdikleri fedakârlıklar işçi karıncalarla büyük benzerlikler gösterir. Her iki türün işçileri de yuvalarındaki kraliçe ve kendilerine ait olmayan larvalar için ölene kadar durmaksızın çalışırlar.

Bir arı kovanında kraliçe, kraliçeyi döllemekten sorumlu olan erkekler ve işçi arılar

bulunur. Kovanın tüm faaliyetleri belirttiğimiz gibi işçi arılara aittir. Peteklerin inşası, kovanın temizliği ve güvenliği, kraliçenin ve erkek arıların beslenmeleri, larvaların bakımı, yumurtaların büyüyeceği odaların yetişecek arıya (işçi, kraliçe, erkek) göre inşası, bu odaların hazırlığı, temizlenmesi, yumurtaların gelişeceği uygun ısının ve nemin sağlanması, arı larvalarının ihtiyaca göre beslenmesi (arı sütü, bal ve polen karışımı), nektar, çiçek tozu, su ve reçinenin toplanması…

Bir işçi arının yaşamı boyunca geçirdiği evreleri ve bu dönemlerde sergilediği fedakârca davranışları şöyle sıralayabiliriz:

Bir işçi arının ömrü yakl

aşık 4-6 haftadır. İşçi pupadan çıktıktan sonra 3 haftadan biraz daha kısa bir süre boyunca kovanın içinde çalışır. İlk işi gelişmekte olan arılara dadılık etmektir. İşçi depolardan aldığı bal ve çiçek tozları ile beslenir ancak aldığı besinin büyük kısmını larvalara yedirir. Bunu kısmen besini geri çıkartarak, kısmen de başındaki belirli bazı salgı bezlerinden salgıladığı peltemsi maddeyi onlara vererek yapar.

Burada bir an durup düşünmek gerekiyor. Pupadan yeni çıkmış bir canlı yapması gereken görevi nasıl bilir ve bunu neden asla itiraz etmeksizin tüm balarıları uygularlar?Olması gereken, pupadan çıkan bir balarısının hiçbir şuur alameti göstermeden, fedakârlıkta bulunmadan kendi yaşamını sürdürmeye çalışmasıdır. Ama böyle olmaz, arı kendinden beklenmeyecek bir disiplin ve sorumluluk anlayışıyla dadılık görevini yerine getirir.

İşçi arı yaklaşık 12 günlük olduğu sırada balmumu bezleri de gelişir. Arı o zaman içinde larvaların büyütüldüğü ve besinin depolandığı, altıgen hücrelerden oluşan kovanı onarma ve eklemeler yapma işine başlar.


3 haftalıkken artık kovan için gerekli olan balözü, çiçektozu, su ve reçineyi toplamaya gidebilecek durumdadır.
İşçi arı 12 günlükten 3 haftalık oluncaya kadar yuvaya dönenlerin getirdikleri balözü ve çiçektozlarını alır. Balözünü bala çevirerek depo eder. Aynı zamanda kovanın temizlenmesi ile ilgilenir. Ölü arıları ve diğer çöpleri dışarı taşır.

Yeterli olgunluğa erişmiş olan işçiler balözü veren çiçek aramak için dışarı çıkarlar. Besin sağlamak çok yorucu bir iştir. Bir işçi arı 2-3 hafta çalıştıktan sonra bitkinleşir ve ölür. Ancak asıl önemli olan şudur; bir arı kendi ihtiyacının çok üzerinde bal üretir. İşte bu, açıklanması gereken bir durumdur. Yalnızca kendi yaşamını sürdürme mücadelesi içinde olan, şuursuz bir canlının böyle zahmetli bir çalışmayı ısrarla, asla vazgeçmeden sürdürmesi kesinlikle evrim teorisi ile açıklanamaz.

Burada karşımıza çıkan Allah’ın bir başka ayetidir. Daha önce de bildirdiğimiz gibi Allah Nahl Suresi’nde balarısına bal üretmesini “vahyettiğini” bildirir. İşte balarılarının gösterdikleri üstün fedakarlık örneğinin tek sebebi budur. Onlar Rablerinin kendilerine olan emrini yerine getirmektedirler. Bu gerçek karşısında insana düşen ise Nahl Suresi’ndeki ayetin devamında haber verilir; “… Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 69)

İşçi arıların besin aramaya çıkma

dan önce yaptıkları çok önemli bir görevleri daha bulunmaktadır: Nöbetçilik.

 

Her balarısı kovanının önünde nöbetçi arılar bulunur. Görevleri, kovana girmeye çalışan yabancılara karşı koymak ve onları geri püskürtmektir. Kovanın kokusunu taşımayan herhangi bir canlı, diğer arılar ve larvalar için bir tehlike ve bir düşman olarak kabul edilir.

Bir yabancı, kovan girişinde göründüğü zaman, nöbetçi arılar çok sert tepkiler verirler. Kanatlarının hızlı vızıltısı hemen yakındaki diğer arıları uyarır. Nöbetçiler yabancıya karşı zehirli iğnelerini kullanırlar. Bu zehir aynı zamanda kovanda yayılan bir koku içerir ve kuvvetli bir tehlike sinyali olarak etki eder. Bunun üzerine arılar savaşmaya hazır olarak kovanın girişine gelirler.

Eğer nöbetçi arı düşmanını sokarsa, yaraladığı yerden zehir enjekte ederek, daha fazla koku salar. Koku ne kadar kuvvetli olursa, arılar da o kadar heyecanlı ve savaşçı olurlar. Bir arı kovanını korumak aslında intihar anlamına gelebilir. Bir balarısının iğnesi, bir kirpinin dikeni gibi küçük oklara sahiptir. İğne birçok hayvanın etinden geri çekilemeyebilir. Arı uçmaya çalışırken iğne deride takılı kalır ve arının karnının arka tarafı yırtılır. Karnın yırtılmış kısmında, zehir salgısı ve onu kontrol eden sinirler vardır. Arı bu yaralanmadan dolayı ölürken, kovanın geri kalanı bundan fayda sağlar. Ölen arıdan kopan salgı bezi, kurbanının yarasına zehir pompalamaya devam eder.

Küçücük bir canlının dünyaya geldiği andan itibaren hiç durmadan ve yorulmaksızın başkaları için çalışması, onlara büyük bir itina göstermesi ve hatta onlar için ölümü göze alması nasıl açıklanabilir? Dahası dünyanın her yerinde ve milyonlarca yıldır tüm balarıları ve karıncalar aynı fedakarlıkları göstermektedirler. Kısacık ömürlerine sayısız fedakarlığı sığdıran bu canlıların üstün bir Yaratıcının ilhamı ile hareket ettikleri apaçık bir gerçektir.

 

Kaynak: http://hayvanlardafedarkarlik.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

 

 

 

Hep Adını Duyduğumuz Bakteriler Nedir?

7b8934bf2c334f9bb2bd3ddba25304c1_1275312901

 

Bakteriler biyolojik olarak bizim hücrelerimizden üstündürler


Bakteriler çıplak gözle görülemeyen tekhücreden oluşan canlılardır.

Hücre çok küçük bir orgnanizmadır. İnsan bedeninde 100 trilyon hücre bulunur. Yani hücrenin ne kadar küçük olduğunu tahmin edebilirsiniz. Fakat tek hücrelilerin boyutları az ya da çok değişkenlik gösterebilir. Bakteriler genel olarak bir milimetrenin binde biri kadardır.

Bakterilerin yapıları bizim hücrelerimizden biraz farklıdır. Bizim DNA’mız hücre çekirdeğinin içinde iken, onların DNA’sı hücrenin içinde serbest durur. Hücrenin boyutları 2-3 mikron olmasın rağmen içerisinde bulunan DNA sarmalının uzunluğu 1400 mikrondur. DNA’da muhteşem bir paketlenme sistemi var. Bizim hücrelerimiz tek zardan oluşur. Onların ise çift zarları vardır. Ve en önemlisi insan hücresinden çok daha fazla kompleks bir yapıya sahiptirler. Yani bir canlının bakteriden evrimleşmesi teknik olarak evrim karşıtı bir düşüncedir. Madem ki bakteri gelişecek, çok daha kompleks bir yapı iken neden daha az kompleksi bir yapıya dönüşsün ki? Bu benim zamanında bir süre zihnimi meşgul etmiş olan bir konu.

Bakteriler bazen çoğalmak için bölünürken koşullar zorlu olursa, bölünen kardeş bakteri diğer bakterinin yaşamını sürdürebilmesi için kendini feda eder ve ona kılıf oluşturur. Bu yüzden 700 milyon yıllık kaya bloklarında eskiden beri süregelen bakterilere rastlanabilmiştir.

Bakterilerin bize bir çok yararı bulunur

Bakteriler aynı zamanda fotosentez yaparak bize yardımcı olurlar. Atmostferdeki oksijenin büyük bölümünü bakteriler üretir. Diğer yandan başka tür bakteriler azot üreterek bitkilerin beslenmesini sağlarlar.

Fermantasyon yapan bakteriler bize peynir, yoğurt, sirke, turşu gibi yiyecekleri hazırlarlar.

Bazı bakteriler suda erimiş olan demiri ayrıştırıp havaya karıştırır ve biz havayı soludukça vücudumuza gerekli olan demir moleküllerini alırız.

Aynı zamanda petrol üretirler.

Denizlerin ve göllerin dibini temizler, kış uykusundan uyanmış canlılara hazır besin sağlarlar.

Altın madenlerinde altın üretimine yardımcı olurlar.

Canlılarda sindirime yardımcı olurlar.

Gece avlanan balıklar için ışık üretirler.

Mide kanserine sebep olan nitrozaminleri etkisiz hale getirirler.

Fakat kimi bakteriler de zararlıdır. Hastalıklara sebep olurlar.

Bazıları zehirlenmeye, vebaya, iltihaplara sebep olabilirler.

Buradaki önemli nokta çok fazla görevleri olmaları ve insan hücresinden çok çok daha fazla kompleksi bir yapıya sahip olmalarıdır.

Biyolojik olarak bizim hücrelerimizden çok daha üstündürler.

Sonuç olarak bakteriden türediğimizi anlatan bazı yazılar ve konuşmalarla karşılaşınca bir durup düşünmek gerekiyor.

Devrimiz dogmacılık devri değil, bilim devri.