Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “İslam’da kadın dövmek yok!” diye açıklama yapsın!

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “İslam’da kadın dövmek yok!” diye açıklama yapsın!

Yobazlar kadını şeytan gibi görüp kadından nefret ettiklerinden bir sürü hurafe uydurmuşlar.


Mustafa Karataş’ın sohbet programına bir seyirci bağlanıyor, “altı yıldır kocamdan şiddet görüyorum, altı aylık bebeğimi şiddet yüzünden kaybettim ” diyor, Mustafa Karataş şöyle cevap veriyor:

“Annenlere niye gidiyorsun? Oyun oynuyorsunuz. Evcilik oynuyorlar. Öbür dünyaya gitmeden size bu dünyada ceza vermek lazım. Niye annenin evine gidiyorsun ikide bir, ne işin var? Annende de suç var. Ben olsam annenin yerinde “bir daha geleceksen gelme git. Kocanın yeri senin evin orası.” Eskiden bir söz vardı, neydi o? Kol kırılır yen içinde kalır. Annene babana da söyle “Bana gelince sahip çıkma” de. “Kov beni” de. “Hadi kızım evine git” desin. Olmaz. Bazı şeylere katlanacağız.”

Alpaslan Kuytul çıkıyor,“Kadınları dövün, sırtına falan vurun” diyor.

Nurettin Yıldız çıkıp konuşuyor: “Deşarj olmak için kadını döverek rahatlayın. Kadın dayak yediği için sabaha kadar şükretmeleri gerekiyor.

Bilal Demir şöyle açıklıyor: “Kocasının kadını dövme yetkisi vardır.”

Cübbeli Ahmet Hocadiyor ki: “Kadınlar kocalarına özellikle Ramazanda iyi davranmazlarsa dayak yerler.”

Daha böyle kadının dövülmesini ve şiddet görmesini son derece makul gören bir sürü hoca var. Üstelik bu korkunç zihniyeti Kuran’la bağdaştırmaya çalışıyorlar.

Kuran’da kadının dövülmesi diye bir hüküm yok, Diyanet İşleri Başkanı İslam’da böyle korkunç bir hükmün olmadığını çıkıp resmi olarak açıklasın. Bu hocalar öyle ileriye gidiyorlar ki kadını döven erkeklerin deşarj olduğunu iddia ediyorlar! Bu berbat zihniyete gereken cevabı vermesini Mehmet Görmez’den bekliyoruz. Böyle korkunç bir zihniyetin hakim olduğu toplumda kadına şiddet hiçbir şekilde bitmez.

Kaynak: http://bagnazliknedir.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Reklamlar

Bu dünyada hepimizin tek bir şeye ihtiyacı var: Sevgi…

Bu dünyada hepimizin tek bir şeye ihtiyacı var: Sevgi…

Allah yüksek sevgiyi çok seviyor. Orta sevgiyi hiç kimse istemez. Allah en yüksek sevgiyle sevilir. A9TV


Yaşamak için yemeğe, suya ve nefes almaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorsunuz değil mi… Oysa bunlar yalnızca bedenimizi zorlukla ayakta tutan şeyler.

Her insanın insan gibi, mutlu, sevinç içinde, huzurlu yaşayabilmesi için tek bir şeye ihtiyacı var, o da sevgi. Çünkü insanın bedenindeki milyonlarca hücre sevgiyi tanıyor, Allah aşkını tanıyor. Dünyada her şeyi olan, zengin olan ama sevgisiz yaşayan insanların bakın yüzüne, nasıl da kararmışlar. Ruhları solmuş, sanki içine çökmüş gibi. İnsanlar en çok sevgisizlikten acı çekiyorlar, en çok sevgiyi arıyorlar.

Bizler bu dünyaya paraları biriktirelim, hepsini bankaya yatıralım, evler, yatlar, katlar alalım diye gelmedik. Çocuklarımızı en iyi okullarda okutalım, onları iyi bir meslek sahibi yapalım diye de gelmedik. Biz bu dünyaya yalnızca Allah’a kul olmak için, Allah’a aşık olmak ve Allah’ı çok sevmek için geldik.

Bizi yaratan Allah bizden her gün, her saat bu deli aşkı görmek istiyor. Bizi küçücük bir hücreden müthiş bir sanatla yaratan, bize ruh bağışlayan Allah bizden yalnızca sevgi istiyor. O’na dua edelim, gün içinde Allah’ı hiç unutmayalım, yalnızca O’na yönelelim, O’nu dost edinelim istiyor…

İnsan ise hep isterken, sürekli mal yığıp biriktirirken, çocuklar sahibi olurken Allah’ı unutuyor. Yalnızca başına bir zorluk, sıkıntı geldiğinde Allah’ı hatırlıyor, yalnız başı sıkıştığında dua edip Allah’tan yardım diliyor.  Her şey düzgün gittiğinde hiç sorun yok, ama en küçük bir imtihanda hemen isyan ediyor ve “neden ben” diyor. Ne kadar büyük nankörlük değil mi? Alnı bir kere bile secdeye gitmiyor, bir kere bile Allah bana Kuran’la ne göndermiş diye merak edip Kuran’ı açıp okumuyor…

Onlar gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca O’na ‘halis kılan gönülden bağlılar’ olarak, Allah’a yalvarıp yakarırlar. Ama onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen şirk koşarlar. (Ankebut Suresi, 65)

İman olmayınca, insanlar Allah’tan uzak olunca Allah da onlara gerçek sevgiyi hiçbir zaman tattırmıyor. Ruh sürekli bir arayış içinde oluyor, hep gerçek aşkı arıyor, arıyor, arıyor. O insandan o insana bulmak için koşup duruyor. Her seferinde ile hüsranla evine geri dönüyor. Hâlbuki Allah kendisini sevmeyen ve unutan kullarına bu aşkı tattırmıyor. Ruhlar arasında Allah unutulduğunda gerçek aşk hiçbir zaman yaşanamıyor. Çünkü Allah buna engel oluyor. İnsanlar da çarçabuk tükenen sevgi zannettikleri duygunun neden kaybolduğunu bulmaya çabalıyorlar…

Söylediğim gibi hepimizin tek bir şeye ihtiyacı var, o da Allah aşkı, derin bir Allah sevgisi. Her baktığın yerde O’nun muhteşem sanatını görmek, her yediğin yemekte O’nun rızkı olduğunu düşünmek, her gün O’nun tekrar can verdiğini düşünmek ve ölünce O’na, en yakın dostuna kavuşacağını bilmek… Ve birbirimizi de Allah için sevmek… Mutluluğun anahtarı burada, yalnızca sevgide, yalnızca gerçek aşk ile yaşamakta…

Kaynak: http://kalbimizdekiderinallahsevgisi.wordpress.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım…

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım…

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım...

Osmanlı’yı yıkan Darwinizmdir ve Osmanlı İmparatorluğunun Kuran’dan uzaklaşmasıdır….


Geçen gün bir televizyon programında Osmanlı’daki güzel ahlak örnekleri anlatılıyordu. Gerçekten insan orada imanın getirdiği akla, nezakete, güzel ahlaka, fedakarlığa, inceliğe özeniyor. Nasıl bir devlet ki, nasıl bir ahlak ki, yoksulundan fakirine, kültürlüsünden cahiline herkesi koruyup kolluyor, ölçü yalnızca Allah’ın rızası ve takva oluyor.

İşte düşünüp örnek alınacak Osmanlı’da yaşanan güzellikler:

Osmanlı döneminde pencerenin önünde sarı çiçek varsa ‘ Bu evde hasta var .. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma .. ‘ anlamına gelirdi ..

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa ‘ Bu evde gelinlik çağına gelmiş , bekar kız var .. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme .. ‘ anlamına geliyordu ..

Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun ‘ diz izine ‘ bakılırdı ..

Kahvenin yanında su gelirdi.. Şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı.. Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya meyva ikram edilirdi

Kapıların üstünde iki tokmak olurdu.. Biri kalın biri ince.. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururd .. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı.. Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu.. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da Bi mahremi ( kocası vs .. ) açardı ..

Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi ..

Cuma namazına esnaf – ki kuyumcular da dahil – kapıya kilit vurmadan giderlerdi ..

Fitre zekat Ramazandan önce Şabanda verilirdi .. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin diye ..

Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin ‘ borç defterini ‘ kapatırdı ..

Beyler , konuştukları veya gözleri kaydıkları hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ‘ ayna ‘ alırdı .. Ki bunun anlamı : ‘ Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok .. ‘ demekti ..

Osmanlı’da Ramazan’da halk, eşine-dostuna iftar vermeyi büyük bir ibadet kabul eder, misafir ağırlamak için çırpınılırdı. Ramazan boyunca iftar vakitlerinde kapılar açık tutulurdu. Böylece yolda kalan ve ihtiyacı olan herkes istediği eve girer iftar sofrasına dâhil olurdu. Bunun için tanıdık olmaya gerek yoktu ve iftar için gelenin kim olduğu da asla sorulmazdı.

Dersaadet’te mahalle kahvesi olarak bilinen, her mahallenin imam, muhtar ve ileri gelenlerine mahsus o zamana göre adeta bir kulüp niteliğinde olan bir kahvesi vardı.Mahalle kahveleri, günümüz kahvelerinden farklı olarak, ilmi, edebi konuşmaların, tarih sohbetlerinin yapıldığı ve hatta şiir ve manzumelerin okunduğu, hikâyelerin anlatıldığı, bilmeyenlerin, bilenlerden istifade ettiği yerlerdi.

Hırka-i Saadet, Hz. Muhammed’e ait olan, keçi tüyünden yapılmış geniş kollu hırka, Hırka-i Saadet Dairesi ise Topkapı Sarayı’nda, bu hırkanın muhafaza edildiği yere verilen isimdir. I. Selim, Mısır’ı fethettikten sonra, diğer kutsal eşyalarla birlikte hırkayı da İstanbul’a getirmiştir.

Hırka-i Saadetin içinde saklandığı gümüş sandukanın ve altın çekmecenin anahtarları yalnız padişahın kendisinde bulunurdu. I. Selim’den, Halife Abdülmecid’e kadar devam eden ve bir gelenek haline gelen Hırka-i Saadet ziyareti, her Ramazan ayının 15’inde padişah, sadrazam, şeyhülislam ve diğer devlet erkanı tarafından yapılırdı. Padişah kilitleri açar, hırkayı çıkarıp önce kendisi, daha sonra erkan yüzlerini ve gözlerini sürerler, bu sırada imamlar ve müezzinler sürekli olarak Kur’an okurlardı.

Sadaka taşları taş bloklardan oluşan, genellikle cami veya türbe köşelerinde bulunan, ortası çukur, bir buçuk-iki cm yüksekliğinde taşlardı. Bu taşlar Osmanlı’da sosyal dayanışmanın bir parçasıydı ve fakirlerin umut kapısıydı. Fakirler dilenmekten, zengin riya ve gösterişten çekindiği için sadakalarını bu taşlara koyar, fakir de gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alıp, geriye kalanını kendisi gibi bir başka fakire bırakırdı.

Osmanlı’da bayram, sultanın bayram namazı için camiye gelişi ile başlardı. Namaz bitiminde saraya dönen padişah, önce annesinin elini öper, sonra diğer aile üyeleriyle bayramlaşırdı. Bayram merasimi bittikten sonra da güzel işlemeli keselerle çocuklara para saçardı.

Merdivenden çıkarken erkek, hanımının arkasından yürürdü. Bunun nedeni hem hanımının vücudunun ifşa olmasını engellemek hem de düşerse tutabilsin diyedir. Aynı sebepten dolayı merdivenden inerken yine erkek önden inerdi.

Osmanlı’da Cuma namazına giderken hiçbir esnaf kapısına kilit vurmazdı. Buna kuyumcular da dahildi.

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa “Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var.. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme” anlamına geliyordu.

Gündelik hayatta ve özel günlerde (davetlerde, bayramlarda) evde yapılan hizmet sırasında telaşlı davranmak, yüksek sesle hitapta bulunmak, bir oraya bir buraya koşuştururarak iş yapmak, hizmetlerin bir düzen içinde yürütülmemesi, ayıp sayılırdı. Hizmet edenler, en küçük bir işaretten istenileni anlayıp sessizlik ve düzen içinde derhal görevlerini yerine getirmeye gayret ederlerdi. Herkese çok nazik ve güleryüzle davranmaya çalışılır, büyüklere hürmet gösterilir, küçüklere hoşgörüyle yaklaşılırdı. Tasavvufu yaşayan bir Osmanlı ailesinde hizmetin, aslında Allah’a yapıldığı bilinir; herkes ailedeki diğer insanları mutlu etmek için, Allah için yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret gösterirdi.

Her esnafın bir “yardım sandığı” vardır. Sermayesi, o esnafın zenginleri tarafından bereket ve uğur getirdiğine inanılarak hayır için hem de mesleğe yardım olsun diye vakfedilen para ile esnafın nezaretinde nöbetleşe olarak bir ustanın sorumluluğu altında idare edilir. Borç verme dışında esnaf ve ihtiyaç sahiplerinden biri hastalanırsa, hekim ve ilaç paralarını ve işe gidemediği zaman geçimini sağlamak, fukara esnaftan biri vefat ederse cenaze masraflarını görmek, geride haremi ve küçük çocuğu varsa, geçinecek kadar para vermek, geri kalan küçük çocuğu mektebe yollamak, bayramlarda elbise yapmak, borçlanarak hapse girmiş namuslu esnafın borcunu verip hapisten kurtarmak, esnaftan yeni ev yapan ve evlenenlere işe yarar hediyeler almak gibi insaniyet ve İslâmiyet’e uygun ne gerekiyorsa bu sandıktan karşılanırdı. Bunlar dışında, hali vakti yerinde esnaf ustaları, durumunu öğrendikleri fakirlere gizlice elden yardım ederler ve hepsi tek bir vücut gibi kardeşçe ve insanca yaşarlardı.

İstanbul’daki esnaf dükkânlarının hepsi toplu olarak bir yerde bulunur, ayrı yerde dükkân açtırılmazdı. Esnafın giydiği elbise tek tarz ve biçimde olur, başka tip elbise giyilmesine karşı çıkılırdı. Elbiselerin aynı oluşu, herkesi iyi hal ve harekete zorlaması yönünden çok yararlıydı. Esnafın hepsi bir arada toplu olduğu için aranan kolay bulunur, hepsini görerek almak kolaylığı yanında, içlerinden biri esnaflığa yakışmayan bir iş ya da ahlâksızlık yaparsa, diğerleri görür; lonca, dükkânını ceza olarak bir müddet kapatırdı. Aralarında uyuşmazlık ve kavga çıksa, dava için mahkemeye gidilmez, iş aralarında halledilirdi. Aralarında yetişen namuslu sanatkâr gençleri, kendilerine damat ederek, esnaf arasında yakınlık, akrabalık sağlanır, böylece ailenin gelecekteki menfaatleri emniyet altına alınmış olurdu.

Ramazanda böyle büyük selâtin camilerinin avlularına ve özellikle Hazret-i Halid, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Beyazıd, Ayasofya camilerinin avlularına sergiler kurulurdu. Bu sergilerde tesbihçiler tesbihleri ve sahaf denen kitapçılar, çeşit çeşit nefis mesâhif-i şerifeleri el yazması ve nüshası çok değerli ve nadir olan nefis kitapları geçici olarak avluya getirdikleri camlı dolaplara koyarlardı. Gelenlerin oturması için cami avlularında, geçici olarak dükkân şekline sokulan yerlerde, eski maden, Saksonya ve çini avanîleri, bazılarında çok hoş ve tuhaf eşyalar, diğerlerinde nefis şallar, kumaşlar, bir kısmında da türlü çubuk ve çubuk takımları teşhir edilirdi. Avlular da böyle rağbet gören daha birçok şeyle donatılmış olurdu. Bir tarafta da çorbalara ekmek için çeşitli baharat sergilenir, Kur’ân-ı Kerîm okunurken yakmak üzere ödağacı, kurs, anber kabuğu gibi buhurlar, tablalar üstünde ağzı pamukla kapatılmış olan çok sayıda küçük şişeler içinde bumbar denen yemekle beraber yenen hardallar, iftarda oruç bozmak için hurma ile çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler bulundurulurdu.

Bayram namazından sonra mezarlık ziyareti yapıldığını söyleyen Demirel, Osmanlı medeniyetinin şekillenmesinin ‘Akl-ı selim, Kalb-i selim ve Zevk-i selim’ olarak 3 sac ayağı olduğuna dikkat çekti. Demirel, ”Cami, mezarlık ve ev. Bunlardan mutlaka şehirlerde ya da köylerde cami vardı ve mezarlıklar da buralara çok uzak yapılmamıştır ki dünyevileşme, sekülerleşme olmasın.” diye konuştu.

Büyük merkezlerde, mutlaka küçük de olsa bir kabristan bulunurdu, buraların namaz sonrası ziyaret edilmesinin uhrevileşmeyi sağladığına inanılırdı. bu ziyaret yolu üzerindeki ev sahipleri de yemek hazırlayarak ziyaret dönüşünde misafir ağırlarlardı.

Kaynak: http://kuran-yeterlidir.blogspot.com.tr/, A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Kuran’da göz zinası var mı?

Kuran’da göz zinası var mı?

İnsan kalben iman ettiğinde zaten Kuran’a uygun hareket eder…


Çoğu insan “Kuran’a göre kadına bakmanıngöz zinası olduğunu” düşündüğü için kadınlara bakmamak gerektiğini söylüyor. Oysa bu çok yanlış ve batıl bir düşünce. Allah ayetinde şöyle buyuruyor:

Mü’minlere söyle: “gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Gerçekten Allah, yaptıklarından haberdardır. (Nur Suresi, 30)

Mü’min kadınlara da söyle: “gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felah bulursunuz.” (Nur Suresi, 31)

İlk ayette müminlerin gözlerini harama çevirmekten kaçınmaları söyleniyor. Bir erkeğin kadının (eşi değilse) göğsüne ve cinsel organına bakması haramdır. Bunun dışında erkeğin kadına bakması haram değildir. (Yobazlar haram olduğunu düşündükleri için kadınları ve erkekleri ayrı mekanlarda tutuyorlar. Oysa Kuran’da böyle bir hüküm yoktur.) Diğer ayette de kadınların ırzlarını korumaları, süslerini kapatmaları söyleniyor. Ancak kendiliğinden gözüken hariç deniyor. Ayrıca kadınların kimlerin yanında süslerini açığa vurabilecekleri açıkça bildiriliyor. Kadının süsü göğsü ve cinsel organıdır, kendiliğinden görünen diye tarif edilen saçları, elleri, ayaklarıdır. Kuran’da kadının başını örtmesine yönelik hüküm de yoktur. Bu konuda yazdığım diğer yazıları bilgi edinmek isteyenler okuyabillirler.

Kadınla erkeğin aynı ortamda bulunmasının haram olmadığı Kuran’daki ayetlerden son derece net bir şekilde anlaşılıyor. Peygamberimiz o dönemde göğüsleri açık olan kadınlara tebliğ yapıyordu. Sebe Melikesi bacaklarını açıp Hz. Süleyman ile karşılıklı şakalaşıyordu. Hz. Musa da Firavun’dan kaçarken iki kadının yanına yaklaşıp onlarla konuşmuştutu, onların sürülerini sulamıştı. Hiçbir peygamber, ya da onların yanındaki sahabeler kadınlarla “göz zinası olur” diye konuşmamazlık etmedi, birbirleirnin yüzlerine bakmamazlık etmedi.

Yobazlar dinimizi hep yasaklar, hurafeler üzerine kurmuşlar. Oysa bizim dinimiz samimiyet üzerine kuruludur. Samimi iman üzerine kuruldur. Mümin irade sahibidir. İman etmiş bir kadın zaten eşi dışında bir erkeğe şehvetle bakmaz, Allah korkusundan dolayı böyle davranır, yasak olduğundan değil. Aynı şey erkek için de geçerlidir. İmanlı bir erkek ve imanlı bir kadın Allah rızası için evlenir, hem bu dünyada hem de ahirette sonsuza kadar birlikte olmak için evlenir. Dolayısıyla aralarındaki sevgi Allah sevgisi, Allah aşkı üzerine kuruludur. Ama iman etmeyenlerin Allah korkuları olmadığı için, imanlı olmadıkları için kendi helalinin dışında kadına ve erkeğe şehvetle bakarlar. Ama gerçekten samimi imanlı bir mümin için böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Mümin kadın güzel bakışlarını, tutkulu bakışlarını yanlızca eşine yöneltir, Allah bu ahlakın cennet kadınlarının da özelliği olduğunu ayetinde şöyle bildirir:

Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. (Saffat Suresi, 48)

Dolayısıyla kadınla erkek bakışamaz, yan yana duramaz, aynı ortamda bulunamaz, yoksa göz zinası olur, kadın erkeğin oturduğu koltuğa oturamaz” şeklindeki izahlar hurafedir, Kuran’a uygun değildir.

Kaynak: http://kurandakadininyeri.blogspot.com/

http://bagnazliknedir.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

23 yıldır hiç tatil yapmadım…

23 yıldır hiç tatil yapmadım…

23 yıldır hiç tatil yapmadım...

 

Benim vesilemle bir insanın kalbinin Allah sevgisiyle dolduğunu görmekten daha güzel bir şey olabilir mi…


Evet, bu gerçekten doğru. Ben tam 23 yıldır hiç tatilyapmadım, yazın hiçbir tatil beldesine gitmedim. Kışın hiçbir kayak merkezine de gitmedim. Peki imkanım yok mu? Tabii ki var. Hem de birçok kişiden çok daha fazla. Sağlığım yerinde mi? Evet, çok şükür, daha gencim ve çok sağlıklıyım. Peki 23 yıldır sizce neden hiç tatil yapmıyorum?

Ben 23 yıl önce iman ettim ve kendimi Allah’a teslim ettim. O günden bu yana da sürekli tebliğ yapıyorum. Gece demeden, gündüz demeden, haftasonu demeden, yılbaşı demeden, yaz tatili demeden her gün ama her gün hiç ara vermeden insanlara dinimizi anlatıyorum. Kuran’ın güzelliklerini anlatıyorum. Yobazların dinimize soktukları hurafeleri anlatıp dinimizin tertemiz yönünü insanlara gösteriyorum. Ahir zaman alametlerini, kıyametin yakın olduğunu, Hz. Mehdi’nin ve Hz. İsa’nın yakında zuhur edeceğini anlatarak insanları dalmış oldukları derin uykudan uyandırıyorum. Onlara çok güzel bir altınçağ dönemine gireceğimizin müjdesini veriyorum.

Her gün sabah yataktan büyük bir şevkle kalkıyorum. Sabah erkenden yazılarıma başlıyorum ve bu çalışmalarım gece nerdeyse saat 1:00’a kadar devem ediyor. Daha sonra yastığa başımı huzur içinde koyuyorum.

Peki ben yapmasam yok mu bütün bunları yapacak? İnsanlara İslam’ı, dini, Kuran’ı anlatacak? Tabii ki var. Ama yaz kış demeden her gün tebliğ yapan bir avuç samimi insan var bu dünyada. Kimse de kimsenin yerini tutmaz. Hepimiz kaderimizde olanı yapıyoruz ve kendimiz ihtiyaç içinde olduğumuz için Allah yolunda hizmet ediyoruz. Yoksa Allah’ın bizim yaptığımız tebliğe hiç ihtiyacı yok. O dilese herkesin başı secdeye gider. Ama bir hikmetle bizleri ahir zamanda yaratıyor vesamimiyetimizi deniyor.

Ve şu da bir gerçek ki ahir zamanda olduğumuz bu dönemde yapılan tebliğ o kadar değerli ki. İnsan normal zamanda kazanacağı sevabın kat kat fazlasını kazanıyor. İnsanlar dünyaya tamamen dalmış durumda, Deccal her yere imansızlığı yaymış, insanları tamamen dinden uzaklaştırmış. Böyle bir dönemde tebliğ yapıyoruz biz. Herkesin Allah’ı unutup eğlenceye daldığı bir dönemde hiç Allah’ı unutmuyoruz. Ve her günümüz çok ama çok değerli. Çünkü  kısacık bir ömrümüz var şu dünyada. Bir kaç on sene sonra hiçbirimiz burada olmayacağız, göz açıp kapayana kadar tükenecek ömrümüz. Çok kısa bir süre sonra yaşlılık ve ölüm kapımıza dayanacak. İşte bu yüzden vakit altın kadar, elmas kadar değerli.

Benim tüm hayatım boyunca her gün yaptığım tebliğden belki yalnızca bir kişi iman edecek. Az mı? Bu, o bir kişinin sonsuza kadar cehennem hayatından kurtulması demektir ve bunun için bütün bir ömrü feda etmeye değer. Allah dilerse yüzlercesi, binlercesi iman eder. İnsanlar akın akın İslam’a girer. Bu güzelliği de Allah’ın izniyle Mehdi devrinde göreceğiz. Kuşkusuz Allah samimi çabalarımızı görendir.

Müslümanlar  acı içinde kıvranırken, yurtlarından sürülürken, küçücük bir bebeğin bedeni deniz kıyısına vururken, insanların çoğu dinden habersizken samimi bir Müslüman gidip bir tatil beldesinde ayaklarını denize uzatıp yatamaz. Çünkü bunu vicdanı kabul etmez. Peygamberimiz tatil yapıyor muydu? Peki ya yanındaki sahabeler? Bediüzzaman hiç tatil yaptı mı hayatında? O mübarek insan neredeyse 40 yılını hapislerde çok zor şartlarda geçirdi. Ama bir gün bile tebliğ yapmaktan vazgeçmedi. Peki Bediüzzaman’ın saf, temiz ve samimi talebeleri, onlar Bediüzzaman’ı bırakıp tatile gidiyorlar mıydı? Onlar da büyü bir ihlasla, yokluk içindeyken, ciddi baskı altında İslam’ı yaydılar. Çok fedakarane bir ahlakla Risaleleri kese kağıtlarına, karanlıkta dışarıya ışık vurmasın diye dolapların içinde yazdılar. Geceler boyu hiç durmadan Risalaleri yazıp çoğalttılar.

Ahir zamanda Mehdi talebeleri de böyle olacak işte. Yalnız Mehdi talebelerinin sahabelerden ve Bediüzzaman’ın talebelerinden bir farkı var. Mehdi talebeleri son derece varlıklı olacaklar. Yani dünyayı yaşamak için ellerinde her türlü imkan olacak. Onlar iman etmeden önce dünyanın nasıl yaşandığını, en güzel tatil yerlerini, en güzel mekanların hepsini biliyor olacaklar. Ama dünya hayatından tamamen vaz geçip, mallarını, mülklerini, tüm hayatlarını Allah yoluna vakfedecekler. Onları üstün kılan da bu samimiyetleri olacak.

“Onlar ileri görüşlüdürler, takvalı ve alçak gönüllüdürler. Dünya malına ilgi göstermezler, iman ve irfan sahibidirler, …. Geceleri abid, gündüzleri arslandırlar. Merhamet, şefkat, onur ve cehd ehlidirler. Çelik yürekli ve güçlü bir imana sahiptirler. Yorulmak bilmez, güçlüdürler. O kadar dayanıklıdırlar ki dağlara gönderilseler delik deşik eder yerinden sökerler. Hakka inanan, Rehber’ine (Hz. Mehdi’ye) itaat edip teslim olan, şehadet aşığı, Allah’a ulaşmak için can atan, tehlikelerin ve zorlukların eşiğinde yetişmiş fedakarlar, … cehd ve şehadet aşığıdırlar. Sabır onların özelliğidir. Tevekkül onların yol azığıdır. Çelik yürekli, demir iradeli, gece namazlarını kılan, kanaatkar, her biri kırk yiğit gücünde mert insanlardır.“(Safi Golpeygani, Muntahabu’l-Eser, s.486)

Peygamberimiz “ne öncekiler ne de sonrakiler Mehdi talebelerinin fedakarlığına yetişemez” diyor bir hadisinde. Bende Mehdi talebesi olmayı canı gönülden istiyor, Mehdi’nin zuhurunun yakın olduğunu var gücümle anlatıyorum. Ve biliyorum ki müminin dinleneceği, huzur içinde arkasına yaslanıp vakit geçireceği yer yalnızca cennettir. Bu dünya Allah rızası için benim ve benim gibi samimi kalple inanan tüm kardeşlerim için ciddi bir çalışma ve tebliğ yapma yeridir. Kuşkusuz Allah ihlaslı kullarını çok iyi gören ve hayatları boyunca ihlasla yaptıkları hizmetleri sürekli izleyendir…

De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (En’am Suresi, 162)

Kaynak: http://kalbimizdekiderinallahsevgisi.wordpress.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Hayırlısıyla şu Türk dizilerinden bir kurtulsaydık…

Hayırlısıyla şu Türk dizilerinden bir kurtulsaydık…

Dizilerin her bölümüne ayrı bir felaket ve dram yükleniyor ki halk diziden kopmasın.


Daha öncede yazmıştım, her şey Asmalı Konak dizisi ile başladı… Ve bu dizinin ardındanKurtlar Vadisi ile. Bu dizilerin ardından Türk milleti yıllarca ağalı, aşiretli, silahlı, köylü şivesiyle konuşulan, mafyalı dizilere boğuldu. Bu furyanın ardından şimdi de gençlik dizleri ve Paramparça dizisinde olduğu gibi aile içi felaketleri anlatan dizilerin furyası başladı. Şimdi bütün kanallar bu tarz içi bomboş, seyirciye hiçbir şey vermediği gibi, onlar farkında bile olmadan kendilerinden çok şey alıp götüren dizilerle dolup taşıyor.

Öncelikle bu diziler insanları müthiş bir basitliğe sürüklüyor. Oradaki bayağı mimikler, abartılı konuşma üslupları, seviyesiz espriler, ağzı yaya yaya konuşmalar adeta izleyenlerin beyinlerine kazınıyor. İnsanlar bir süre sonra o dizilerde hayran oldukları karakterler gibi konuşmaya, onların basit esprilerini ve mimiklerini yapmaya başlıyor.

Dizilerde hiçbir akıl alameti yok. Sıradan, sığ bir yaşam döne döne anlatılıyor. Üstüne kabiliyetsiz oyuncular da eklendiğinde Türk milletinin nasıl olup da bu dizileri bayılarak izlediği sorusunu sorma gereği duyuyor insan.

Dizilerde yaşanan ahlak da berbat. Kuran’la taban tabana zıt olan her şey izleyiciye adeta altın tepsinde sunuluyor. Kıskançlık, zina, birbirinin kuyusunu kazma, nefretle saldırma, kadına şiddet, hasetlik, seviyesizlik, aşağılama, sürekli kavga ve tartışma, ağlama, görgüsüzce yaşanan zenginlik, kadere isyan, bencillik izleyicinin karakterine ince ince işleniyor. Bunların hepsinin Kuran’a ters olduğu düşünüldüğünde ne kadar korkunç bir ahlakın topluma empoze edildiği çok net bir şekilde görülüyor. İman, tevekkül, sabır, güzel ahlak, fedakârlık, güzel söz söylemek, kalite, bunların hiçbirini dizilerde görmüyoruz. Dolayısıyla bu dizileri izleyerek yetişen çocukların da bunları normal gören ailelerin de durumu içler acısı bir noktaya geliyor. En kötüsü de içine düşülen basitliğin farkında olmamaları oluyor.

Tabii bütün bunların yanında çok önemli bir nokta daha var.  Her sezon yeni başlayan onlarca dizi ile halkın kafası uyuşturuluyor. Dizilere kapılan insanlar akşam eve gidip koltuklarına yayılıp bu dizileri arka arkaya seyretmekten başka bir şey düşünmez oluyorlar. Diziler adeta görünmez uyuşturucu gibi. Bu arada Türkiye çok ciddi bir bölünme tehlikesi altında. Güneydoğu’da bazı bölgelere girilemiyor. PKK sürekli saldırıyor ve her gün askerlerimiz şehit ediliyor.Ama ne yazık ki ne Türk milletinde, ne de gençlerde milli şuur diye bir şey yok. Çok büyük bir kesim olayın ciddiyetinin farkında bile değil. Türkiye bölündüğünde ve ülkemizin topraklarından Komünist bir Kürdistan kurulduğunda nasıl büyük bir felaketle karşılaşacağımızın da farkında değil.

Dolayısıyla kimse bu dizileri masum görmesin. Hem kendisini, hem ailesini, hem de çevresini bu basitlikten kurtarsın. Aynı durum tabii ki Evlendirme programları, “Aileler yarışıyor” programı içinde geçerli. Para için birbirini yiyen, hatta olmadık kepazelerin yaşandığı bu yarışma programları da insanı hayrete düşürüyor. “Ne zaman bu kadar aile değerlerimizi kaybettik” dedirtiyor. Yine aynı durum adeta düşük akıllılar için hazırlanan “Güldür Güldür” tarzı güya komedi programları için de geçerli. Orada yapılan esprilerin hiçbirini anlamadığım gibi bu esprilere insanların nasıl katıla katıla güldüklerini, o kıyafetlerin, üslupların ve esprilerin basitliğini tarif edecek kelime bulamıyorum.

Umarım çok kısa bir zamanda Türk milleti olarak bu korkunç, milletimizi felakete sürükleyen, beynini boşaltan, maneviyatını ve ahlaki değerlerini kaybettiren dizilerden ve programlardan kurtuluruz. Türk milletini aşama aşama şuursuzlaştırmaya çalışan kişilere de gereken cevabı böylelikle veririz…

PKK, Kuran’da nasıl tarif ediliyor?

PKK, Kuran’da nasıl tarif ediliyor?

Devletin PKK’ ya karşı binlerce kişiyi tutuklasın, bunlara göz açtırmasın.


Fecr Suresi’ndeki ayetlerde Allah PKK’yı şöyle bildiriyor:

Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.

Böylece oralarda fesadı yaygınlaştırmış-arttırmışlardı.’

Bundan dolayı, Rabbin, onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi.

Çünkü senin Rabbin, gerçekten gözetleme yerindedir.(Fecr Suresi, 11-14)

Fecr Suresinde Allah bu teröristlerin şehirlerde nasıl azgınlaştığını ve fitne çıkardıklarını söylüyor. PKK’nın nasıl terör estirdiğini, evleri yakıp yolları kestiğini, binlerce çocuğu dağa kaçırıp zulüm yaptığını tüm dünya seyrediyor.

Allah diğer ayette “bundan dolayı Rabbin onların üzerine azap kamçısı gönderdi” diyor. Allah PKK’nın üzerine bela olarak İşid’i gönderiyor, Türk ordusunu gönderiyor.

14. ayette de Allah “Rabbin gözetleme yerindedir” diye bildiriyor. Bu ayette de Allah her şeyden haberi olduğunu, herşeyi görüp bildiğini bizlere bildiriyor.

PKK Deccal’in ordusudur ve 40 yıllık ömrü dolmuştur. Bu dönem artık PKK’nın kökünün kazınacağı dönemdir. Allah Hz. Mehdi’yi vesile ederek PKK’nın kökünü kazıyacak ve bu kutsal topraklar hiçbir zaman bölünmeyecektir.

Kaynak: http://komunistkudristantehlikesi.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste