Dr. Colin Patterson: “evrim teorisi liselerde okutulmamalı…”

Dr. Colin Patterson: “evrim teorisi liselerde okutulmamalı…”

Dr. Colin Patterson: “evrim teorisi liselerde okutulmamalı...”

Evrim teorisi bilim karşısında çökmüş bir teoridir. Liselerde yaratılış gerçeği mutlaka okutulmalıdır.


Dr. Colin Patterson (İngiltere Doğa Tarihi Müzesi yöneticilerinden,evrimci paleontolog. Doğa Tarihi Müzesi Gazetesi’nin editörü, Evolution kitabının yazarı):

Bir kişinin bu kadar uzun bir süre yanlış yönlendirildiğini öğrenmesi onun için oldukça büyük bir şok. Bu yüzden geçen hafta, çeşitli insanlara ve insan gruplarına basit bir soru sormaya çalıştım.

Soru şu: “Bana evrim hakkında bildiğiniz bir şeyi, doğru olan bir şeyi anlatabilir misiniz?”

Soruyu Doğa Tarihi Müzesi’ndeki jeoloji grubuna sordum ve aldığım TEK CEVAP SESSİZLİKTİ.

Chicago Üniversitesi’ndeki Evrim Morfoloji Semineri’ndeki prestij sahibi evrimci üyelerde denedim ve aldığım TEK CEVAP UZUN SÜREN BİR SESSİZLİKTİ ve sonunda bir kişi şöyle dedi:

“TEK BİR ŞEY BİLİYORUM, EVRİM TEORİSİ LİSELERDE OKUTULMAMALIDIR.”

21. yüzyıl bilimi evrim teorisinin hiç gerçekleşmediğini, canlıların birbirlerine dönüşmediklerini yeraltından çıkarılan milyonlarca fosil ile ispat etti. Milyonlarca yıllık fosilleri inceleyen bilim adamları canlıların hiçbir değişikliğe uğramadıklarını ve birbirlerine dönüşmediklerini hayretler içerisinde gördüler. Milyonlarca yıl önceki kuş ile şimdi yaşayan kuş arasında, yine milyonlarca yıl önce yaşayan at, sinek, deve, kartal, köpek, aslan ve günümüzde yaşayanlar arasında en ufak bir değişiklik yoktu. Bu gerçek canlıların evrim geçirmediklerini, sonsuz güç sahibi olan Allah tarafından yaratıldıklarını ispat ediyordu.

Bugün evrim teorisinin gerçek olduğunu israr eden bilim adamları üniversiteden atılmamak için bu köhne teoriye inanıyor gibi gözüküyorlar. Yoksa hepsi teorinin çöktüğünün farkındalar. Sadece içlerinde cesaretli olanlar evrim teorisinin saçmalığını açık açık itiraf ediyorlar.

Dr. Robert Milikan (Nobel Ödüllü, Ünlü Bir Evrimci):

Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz. 1

Dr. Albert Fleischman (Zoolog):

Çöküşte olan Darwin‘in teorisi doğa aleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür.2

Roger Lewin (Ünlü Evrimci Bilim Yazarı, New Scientist Dergisi Eski Editörlerinden):

Zekamızı gösteren anlayışımız, son derece geniş teknolojik imkanlarımız, son derece kompleks olan dilimiz, ahlaki değerlerimiz tüm bunlar galiba doğayla insanları birbirinden ayırmaya yeterli olacaktır. Evrimciler için bu durum açıklanması gereken bir utançtır.3

Kaynaklar:

http://fosillerevriminasilyalanlar3.blogspot.com.tr/

1. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html
2. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland,
(URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html) (http://www.pathlights.com/ ce_encyclopedia/01-evol1.htm, Scientists Speak About Evolution -1)

3. Roger Lewin, In the Age of Mankind, Washington D.C.: Smithsonian Books, 1988. s.22

Reklamlar

Kuran’dan Hristiyanlar ve Museviler de sorumlu mu?

Kuran’dan Hristiyanlar ve Museviler de sorumlu mu?

Kuran’dan Hristiyanlar ve Museviler de sorumlu mu?

Hz. İsa tekrar yeryüzüne geldiğinde Musevileri ve Hristiyanları tekrar hak din olan İslam’a döndürecek.


İnsanların en çok merak ettiği sorulardan biri de bu:Hristiyanlar veMuseviler kendi kitaplarından mı sorumlular, yoksa değiştirilmeyen tek hak kutsal kitap olanKuran’a mı uymak zorundalar? Bugün sizlere bu konuda bilgi vermek istiyorum.

Kuran’ın gerçekteMüslümanların olduğu gibi, Hristiyanların da Musevilerin de kitabıdır. Kuran, gönderilen son hak kitaptır. Korunmuştur; bu nedenle içinde hiçbir çelişki ve tutarsızlık yoktur. Bu konuda Allah’ın Peygamberimiz’e vahyi vardır: “Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın” (A’la Suresi, 6) .Allah, Kuran’ı koruduğunu “Elbette bu, bir Kur’an-ı Kerim’dir. Saklanmış-korunmuş bir Kitap’ta (yazılı)dır.” (Vakıa Suresi, 77-78) ayetleriyle de bildirmiştir.

Kuran saf vahiydir. Tıpkı Tevrat ve İncil‘in sahih bölümleri gibi insanın içine ferahlık ve aydınlık verir. Aklı ve vicdanı ile bakan bir insan bunu hemen görür. Kuran’ı okur okumaz bunu anlar. Başka delile ihtiyaç yoktur. Hiçbir vicdan Kuran’ın güzelliğine ve doğruluğuna dayanamaz. Kuran; olağanüstü üslubu, müthiş netliği, vicdana ve ruha mükemmel hitabı, dürüst açıklamaları, sıcak anlatımı, mükemmel ispatları ve hiçbir çelişki barındırmaması gibi özelliklerle okuyan kişide hemen güçlü bir kanaat oluşturur. Hak kitap olduğu besbellidir. Yüce Allah bunu, Kuran’a has yaratılmış ve hayranlık uyandıran Kuran mucizeleri ile de pekiştirmiştir.

Hristiyanların Kuran ile ilgili bilmeleri gereken önemli bir gerçek vardır:?Kuran; kendisinden önceki kitapların hükümlerini kaldırmak için indirilmemişitir. Aksine Kuran, Tevrat ve İncil’deki hak hükümlerin doğruluğunu tasdik etmek ve hakkı ve doğruyu göstermek üzere indirilmiştir. Dolayısıyla bir Müslüman için Kuran’dan önceki hak kitapların varlığını inkar haramdır. (Bazı Müslümanlar bunun aksini savunuyor olabilirler, ancak onlar Kuran hakkında bilgileri olmayan dolayısıyla İslam’ın özünü de bilmeyen bir kısım bilgisiz radikal zihniyetteki insanlardır. Burada söz konusu radikallerin mantığına göre değil, Kuran’ın açık ayetlerine göre izahlar yapılmaktadır.) Müslümanlar, Kuran’daki vahiy gereği tüm peygamberleri kabul eder ve canlarından çok severler. Hz. Muhammed bizim peygamberimiz olduğu gibi, Hz. Musa da, Hz. İsa da bizim peygamberimizdir. Kuran’da emredildiği şekilde birini diğerinden ayırt etmemiz imkansızdır:

Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuşlarız.” (Bakara Suresi, 136)

Dolayısıyla bir Müslüman aynı zamanda hem gerçek bir Musevi, hem de gerçek bir İsevi’dir. Yine Kuran’a göre bir Müslüman, Tevrat ve İncil’in Kuran ile mutabık olan bölümlerine uyar. Müslüman, tüm peygamberleri aşkla sevdiği ve kabul ettiği gibi, hak İncil’i ve hak Tevrat’ı da kabul etmek ve Kuran’la mutabık bölümlerine uymak zorundadır.

Kuran; geçmiş hak kitapları ve peygamberleri doğruladığından, gerçek Musevilik ve gerçek Hristiyanlık Kuran’dadır. Dolayısıyla gerçek İsevilik ve gerçek Musevilik, ancak Kuran’ı kabul etmek ve Muhammedi olmakla mümkündür. İşte bu sebeple Kuran’dan yalnızca Müslümanlar değil, tüm Museviler ve tüm Hristiyanlar da sorumludurlar.

Allah Kuran’ı, Kitap Ehli (Museviler ve Hristiyanlar) için bir nur ve apaçık bir kitap olarak gönderdiğini bir Kuran ayetinde şöyle haber vermiştir:

Ey Kitap Ehli, kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçen elçimiz geldi. SizeAllah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. (Maide Suresi, 15)

Kuran’ın; İncil ve Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderildiği gerçeği ayetlerde şu şekilde geçmektedir:

De ki: “Cibril’e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitab’ı), Allah’ın izniyle kendinden öncekileri (Tevrat ve İncil) doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur. (Bakara Suresi, 97)

Tüm bu ayetlerden Kuran’ın; Hristiyanların ve Musevilerin, kendi kitaplarını tasdikleyen, onlara doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren, çelişkide kaldıkları konuları gideren, her şeyin en mükemmel açıklamasını bulacakları bir kitap olarak indirildiği açıktır. Hristiyan ve Musevilerin Kuran’a uymaları gerektiği, bir başka Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

Ey kendilerine kitap verilenler (Museviler ve Hristiyanlar), birtakım yüzleri silip de arkalarına çevirmeden ya da cumartesi adamlarını (o gün yasağı çiğneyenleri) lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden evvel, yanınızdakini (Tevrat ve İncil’i) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri yapılagelmiştir. (Nisa Suresi, 47)

Bir başka ayette, Kuran’a uymaya davet edildiği halde sadece kendi kitaplarına uymada ısrar eden Kitap Ehli Kuran’a çağrılmakta, Kuran’ın kendi kitaplarını doğrulayıcı olarak gönderildiği hatırlatılmaktadır:

Onlara: “Allah’ın indirdiklerine iman edin” denildiğinde: “Biz, bize indirilene iman ederiz” derler ve ondan sonra olan (Kur’an)ı inkar ederler. Oysa o (Kur’an), yanlarındakini (kitabı) doğrulayan bir gerçektir. (Onlara) De ki: “Eğer inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?” (Bakara Suresi, 91)

Allah Kuran’da Musevilere şu şekilde seslenmektedir:

Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin;onu inkar edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun. (Bakara Suresi, 41)

Kaynak: http://hzisaas.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

 

Komünist liderler din, devlet ve aileyi reddederler…

Komünist liderler din, devlet ve aileyi reddederler…

 

Komünizmin ülkelere nasıl bela getirdiği çok açık. Maneviyatını kaybeden insanlar, yapayalnız tek bir dost bulamayan insanlar, komünizmin getirdiği acımasızlığı, sertliği ve sıkıntıyı tüm bedenlerinde hissediyorlar. Komünizm onların ruhlarını çalıyor, onları yaşayan kölelere dönüştürüyor. Bugün sizlere Komünizmin nasıl insanları insanlıktan çıkardığından ve Komünist liderlerin nasıl din,devlet ve aileyi reddettiklerinden bahsedeceğim.

Bildiğiniz gibi Komünizm, Darwinizm’i temel aldığı için, Darwinist ideolojinin insanlara ve toplumlara getirdiği tüm kirli ahlak özelliklerini de paylaşır. Komünizm, dehşet ve vahşetin temelini Darwinizm’den aldığı gibi; dinsizliğin, devleti, aileyi ve güzel ahlakı kötü görmenin temelini de Darwinizm’den almıştır. Tesadüfleri sahte ilah edinen ve açıkça Allah’ın Yüce varlığını inkâr etmek amacıyla (Allah’ı tenzih ederim) ortaya atılmış bir teori olan evrim teorisi,Marx‘ın deyimiyle komünizmin “doğal tarih temeli” olduğundan, her iki ideoloji de aynı amaca hizmet eder. Tesadüflerin yaratıcı güç olduğuna inanan bir Darwinist’in Allah’a iman etmesi elbette mümkün değildir. İşte komünist bu sapkın inançlar bütününü alır ve hiç çekinmeden uygular.

“İnsanın tesadüfen var olmuş ve başıboş yaşayan bir hayvan” olduğunu savunan sapkın komünist ideoloji, komünizmi yaygınlaştırdığı tüm bölgelerde dinsizliği de yaygınlaştırmaya çalışacaktır. Komünist bir toplum, bir dini kabul etmediği gibi, manevi değerleri, aileyi, güzel ahlakı ve devletin varlığını da kabul etmemektedir. Dolayısıyla daha ileride daha detaylı açıklanacağı gibi komünist zihniyete sahip bir insanı vicdana, güzel ahlaka, aile sıcaklığına, merhamete, sevgiye ve bağışlayıcı olmaya çağırmak veya onu yaptıklarından dolayı “kınamak” hiçbir sonuç getirmeyecek bomboş bir çabadır.

Komünizmin nasıl dinsiz ve maneviyattan uzak bir ortam meydana getirmeyi hedeflediğini, komünizmin kanlı liderlerinin sözlerinden anlamak mümkündür: Kanlı Komünist liderlerin din ahlakına ve dini değerlere karşı olduklarını gösteren sözleri:

LENİN:

Din bir çeşit manevi baskıdır.1

Dini düşünceler, Tanrı inancı, hatta Tanrıyı soyut olarak düşünmek bile benlikte gizlenmiş bir alçaklıktır.2

Tanrıya inanmak, cahil ataların kültüründen kalma bir kalıntıdır.3

Dine karşı gerçekçi bir ideolojik mücadele başlatmak görevimiz olmalıdır.4

Ateist olmak her komünist için bir kuraldır. 5

Bir vatandaşın dininin resmi dokümanlarda bahsi bile ortadan kaldırılmalıdır. Kiliseye herhangi bir devlet desteği sağlanmamalıdır ve devlet, dini toplumlara herhangi bir hakediş vermemelidir. 6

Marksizm’in filozofik temeli, Marx ve Engels tarafından sürekli tekrarlandığı gibi, diyalektik materyalizmdir. Tamamen ateist ve tüm dinlere düşman olan bir materyalizm…7

“Din afyondur” – Marks’ın bu görüşü Marksizm’in dine olan bakışının kilit taşıdır.8

Marksizm materyalizmdir. Bu nedenle de dine acımasızca düşmandır.9

Bizim programımızın ateizmi içine alması mecburidir.

“Her nevi dinin köklerini dünya yüzünden kazımak da baş gayelerimizden biridir. Komünizm nizamının en büyük düşmanı Allah’tır. Allah’a olan imanı çürütmek için bütün kuvvetimizle çalışmalıyız… Marx ile Engels’in bir kaç defa beyan ettikleri şekilde, Marksizmin felsefî temelini diyalektik materyalizm teşkil eder… Bu materyalizm ateisttir, bütün dinlerin amansız düşmanıdır.”

KARL MAX:

Dinin tenkiti tamamlandı ve dinin tenkiti tüm tenkitlerin ön koşuludur.10

İnsanların mutluluğunun ilk koşulu, dinin ortadan kaldırılmasıdır. 11

Dini insan yaratır, din insanı yaratmaz… Bu devlet ve bu toplum, dünyanın içe dönük bir bilinci olan dini üretmiştir, çünkü onlar içe dönük bir dünyadır. 12

Komünizm baki gerçekleri lağveder, tüm dinleri ve ahlaki kuralları ortadan kaldırır. 13

JOSEF STALIN:

İkinci Dünya Savaşı sırasında Churchill’in “Tanrı bizimle” sözüne cevap. “Şeytan bizimle ve beraber kazanacağız.” 14

“Biz dine karşı propaganda yapıyoruz ve propaganda yapmakta devam edeceğiz. Parti dine karşı tarafsız kalamaz. Bütün dinlere karşı din aleyhtarı propaganda yapmaktadır.” 15

NIKITA KRUSCHEV (Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri, 1953):

İnsanlar arasında esaslı, etkili ve ustalıkla organize edilmiş, ilmi, ateist bir propaganda, nihayet onları dini yorumlardan kurtarmaya yardım edecektir.16

“Komünizm dine karşı olan muhalefetini değiştirmemiştir. Bizler dinlerin uyuşturucu tesirlerini yok etmek için elimizden gelen bütün gayretleri sarf ediyoruz.” 17

Kaynaklar:

1- http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1905/dec/03.htm
2- Yeni Dünya Dergisi, Aralık 1994, s. 19
3- Pravda gazetesi, 1954
4- Pravda gazetesi, 1958
5- http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1905/dec/03.htm
6- http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1905/dec/03.htm
7- http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1909/may/13.htm
8- Marx’ın 1843 yılında kaleme aldığı Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş. adlı yazıda yer almış, bu yazı bir yıl sonra Marx’ın Arnold Ruge ile birlikte yayınladığı Deutsch-Französischen Jahrbücher (Alman-Fransız Yıllıkları) adlı dergide yayınlanmıştır.
9-http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1909/may/13.htm
10- Lenin Külliyatı, 1947-Moskova
11- http://www.marxists.orgarchive/marx/works/1843/critique-hpr/intro.htm
12- Marx, Karl and Engels, Friedrich, On Religion, Atlanta: Scholars Press, 1964.
13- http://www.marxists.org/archive/marx/works/1843/critique-hpr/intro.htm
14- http://www.marxists.orgarchive/marx/works/1848/communist-manifesto/ch02.htm#118
15- The Last Days of the Third Reich (1995) by Robin Cross, p. 21
16- Gaffar Tetik, Bütün Yönleriyle Komünizme Karşı İslam, s. 254
17- Nikita Kruschev; 22 Eylül 1955 tarihinde Moskova’yı ziyaret eden bir Fransız heyetinin başında bulunan Fransız Millet Meclisi Başkanı’na yaptığı açıklamadan

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Darwin ve Malthus’un “Hayat bir kavgadır” iddiası…

Darwin ve Malthus’un “Hayat bir kavgadır” iddiası…

Eğer bir toplumda zayıflar ve muhtaçlar eziliyorsa bu toplumda gerilime ve öfkeye neden olur.


20. yüzyılda Darwin’in öne sürdüğü evrim teorisinin toplumlara uyarlanması ve üstün ırk inancı safsatası sonucunda milyonlarca insan savaşlarda katledildi, kıtlığa maruz bırakılarak acımasızca ölmeleri seyredildi. Darwinist dünyada acıma yoktu, şefkat yoktu, merhamet yoktu. Yalnızca güçlü olanın zayıfı ezmesi vardı. Darwin’e göre hayat bir kavgadan ibaretti ve güçlü olan daima kazanacaktı. Bunun için karşısındakini yok etmesi gerekse bile zaferi kazanmak esastı… Peki Darwin’in ve Malhus’un “hayat bir kavgadır” iddiası ne kadar doğru, bilim adamları bu konuda neler söylüyor, şimdi bunlara bakalım.

Malthus’a ve Darwin’e olan bağlılıkları nedeniyle bazı Darwinistler “hayat kavgadır” düşüncesini en uç noktalara kadar taşıdılar. Bir kısmı, sadece hayvanların değil iç organlardan moleküllere kadar tüm varlıkların rekabet içinde olduklarını iddia etti. Örneğin T. H. Huxley her organizmanın moleküllerinin birbiri ile rekabet içinde olduğunu ileri sürdü. Alman embriyolog Wilhelm Roux ise organların besin için birbirleri ile mücadele ettiklerini, böbreklerin ciğerlere, kalbin beyne karşı savaştığını iddia etti.1

20. yüzyılda biyoloji alanında elde edilen bulgular ise doğada böyle bir hayat mücadelesi olmadığını göstermiştir. Bugün biyolojide esas olarak organizma içindeki rekabetten değil iş birliğinden söz edilmektedir. Örneğin biyolog Lewis Thomas Lives of Cells (Hücrelerin Hayatı) adlı kitabında şöyle yazmaktadır: Bildiğimiz kadarıyla, canlı varlıklar arasındaki birlikteliklerin büyük çoğunluğu gerçekte yardım maksatlı, bir dereceye kadar simbiyotiktir (ortak yaşam); genelde düşmanları ile karşılaştıklarında, birbirlerine sinyaller ve uyarılar yolladıkları, beraber hareket ettikleri bir ilişki…2

Darwin Retried: An Appeal to Reason (Darwin Yeniden Yargılandı: Akla Başvuru) kitabının yazarı Norman Macbeth ise Malthus ve Darwin’in yanıldıklarını ve doğada kıyasıya bir mücadele olmadığını şöyle açıklamaktadır: Darwin, biyolog olmaktan çok (acımasız bir) sosyolog olan Malthus’tan bu fikri devraldı. Bu fikir bitkilere ve hayvanlara yönelik sevgi dolu derin bir düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmadı. Bu tip bir düşünce her organik varlığın geometrik oranla çoğalmak için büyük çaba harcadığını ya da süregelen bir mücadelenin var olduğunu göstermez…3

Evrimci Peter Kropotkin de hayvanların aralarındaki dayanışmayı konu edindiği Mutual Aid: A Factor in Evolution (Karşılıklı Yardımlaşma: Evrimde Bir Faktör) isimli kitabında Darwin ve taraftarlarının içine düştükleri yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:  “Darwin ve onu izleyenler, doğayı canlıların sürekli olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar. Huxley’e göre hayvanlar âlemi gladyatörlerin şovuna benziyordu. Hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta kalmaktaydı. Ancak ilk bakışta, Huxley’in doğaya bakış açısının bilimsel olmadığı anlaşılmaktadır…4

Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan bir makalede ise doğanın mücadele yeri olduğu iddiasındaki yanılgı şöyle itiraf edilmektedir: “Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin’in teorisine göre; her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağlı olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.5

Tüm bu bilgiler bir kez daha göstermektedir ki, Darwin’in ilkel bilim koşulları altında ortaya koyduğu teorisi pek çok yanılgı ve aldatmaca ile doludur. Bilimin hemen her alanında yaşanan pek çok gelişme, Darwin’in evrim teorisinin geçersizliğini gözler önüne sermektedir. Bu yanılgıyı sözde bilim adına benimseyenler de, aslında bilim dışı ilkel bir teorinin savunuculuğunu üstlendikleri gerçeğini göz ardı etmemeli ve bu yanılgıdan bir an önce vazgeçmeliler.

Tüm yazılarım: http://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

 

Algılar dünyasına hayret uyandıran bir yolculuk yapalım…

insan

Dışarıdaki görüntü kapkaranlık beynimizin içinde oluşur, ama dışara ne renk ne de ses yoktur!


Richard Gregory (çok ünlü Nöropsikoloji Profesörü), görme olayındaki mucizevî durumu şöyle tarif eder: “Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük birhayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın.Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.”(R. L. Gregory, “Eye and Brain: The Psychology of Seeing”, New York: Oxford University Press Inc., 1990, s. 9)

Görme işlemi çokça aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır.

Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgi üzerinde bir kez daha dikkatlice düşünelim: Biz, “görüyorum” derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu “etki”yi görürüz. Yani “görüyorum” derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrediyoruz. 

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3′lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var. Az önce belirttiğim gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayayım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır.Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.

Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar…

Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. 

Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın her şeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.

Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun “epitelyum” denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

Bu noktada karşımıza tek bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir: “Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da “Do” notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.”(Lincoln Barnett, “Evren ve Einstein”, Varlık Yayınları, Çev: Nail Bezel, syf.20)

Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar.Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz.

Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:

“… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.” (Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447)

Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki “aslı” ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız…

“Maddesel dünya” dediğimiz algılar bütünü, RUH tarafından seyredilen BİR HAYALDİR. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği olup olmadığını asla bilemeyiz.

Bizim madde olarak algıladığımız her şey, sadece ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar değil, birer “ruh”tur. Bu gerçek bilim adamları tarafından biliniyor ama açıklanmıyor. 

O, sizin için kulakları, gözleri ve GÖNÜLLERİ inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.” (Mü’minun Suresi, 78.ayet)

“..sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” [Saffat Suresi, 96.ayet]

Kaynak: http://www.felsefetasi.com

 

George Berkeley ve maddenin gerçek hali

berkeley_4 (1)

Kişiler objelerin sadece verdiği hisleri kavrayabilirler.


George Berkeley ünlü bir filozof.

Savunduğu düşüncesi şuydu: kişiler objelerin sadece verdiği hisleri ve objelere ait fikirleri kavrayabilirler. Soyut olanları kavrayamazlar. Örnek: Madde.

Ardından şu sözü ortaya atmıştır: “esse est percipi”. Yani var olmak algılanmış olmaktır.

1709’daki ilk çalışması “Görütünün Yeni Teorisi Üzerine Bir Yazı”da insanın görme yetisinin sınırlarından bahsetmiş ve objeleri görmek maddeyi görmek değil, ışık ve renk görmektir diye açıklamıştır.

Biraz Berkeley’in prensibi “esse est percipi” yani “var olmak algılanmış olmaktır”dan bahsedelim.

Bu görüşe göre etrafımızdaki herşey idealardır. Yani algı ve hislerdir. İdealar ruhta bulunur. Vücudumuz dahi idealardan ibarettir.

Berkeley kendisi “idea” kelimesini kullanmayı pek tercih etmemiştir. Onun yerine “kavram” demeyi daha uygun blmuştur.

Algıladığımız bu tüm kavramların bir yaratıcı tarafından bize kavratıldığını anlatmıştır.

Allah’ın varlığını bir eserinde şöyle açıklamıştır: Kavram ve algılar benim irademin dışında kalmaktadır. Günışığı altında gözlerimi açtığımda görüp görmemek benim seçeneğim değildir. Göreceğimi objeleri de ben belirleyemem. Duymak ve diğer hisler de buna dahil. Tüm bunları yaratan bir irade vardır.

Ayrıca şöyle bir açıklamada bulunmuştur: Bir ağacı algılamak aslında Allah’ın benim zihnimde yarattığıdır. Orada kimse olmadığında, kimse onu algılamadığında da ağaç aslında ordadır. Çünkü Allah sonsuz akıl sahibidir ve herşeyi gözetendir.

George Berkeley’in tüm bu görüşleri günümüzde modern fizik tarafından bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmıştır. Bunun da ötesinde George Berkeley’in bahsettikleri kendisinden 1100 sene önce Kuran’da belirtilmiştir.