Kemikteki muhteşem tasarım teknolojiye ilham kaynağı oluyor!

Kemikteki muhteşem tasarım teknolojiye ilham kaynağı oluyor!

Doğada Allah’ın yarattığı muhteşem tasarımlar teknolojiye ilham kaynağı oluyor.


Bildiğiniz gibi günümüzde inşaattan sağlık sektörüne kadar birçok alanda doğadaki yaratılış mucizeleriden faydalanıyor. Bilim adamları doğadaki canlılardan ilham alarak bunu teknolojiye aktarıyorlar. Bu vesile ile ortaya yeni bir bilim dalı çıktı: Biyomimetik.

Biyomimetik bilimi doğadaki tüm tasarımları inceliyor ve bu tasarımlar örnek alınarak çözümler üretiliyor. Yüce Allah doğada o kadar muhteşem ve kusursuz örnekler yaratmıştır ki, bilim adamları Allah’ın kusursuz sanatını inceleyerek bu yapıları teknolojiye aktarmaktadırlar.

Paris’teki Eiffel kulesi gerçek bir mühendislik harikasıdır, özellikle dayanıklılığı açısından. Çünkü kule, en güçlü rüzgarlara ve sarsıntılara dayanabilir. Eiffel kulesi insan vücudundaki uyluk kemiğinden esinlenerek inşa edilmiştir. Uyluk kemiği insan vücudunun ağırlığının önemli bir bölümünü taşımaktadır. İlgili sunumu bu linkten izleyebilirsiniz:

http://www.evrenvebilim.com/sunumlar/biyomimetik/biyomimetik.html

1866 yılında İsviçreli mühendis Karl Cullman, Von Meyer’in laboratuvarını ziyaret etti. Anatomist Meyer, Cullman’a incelediği kemiğin bir bölümünü gösterdi. Cullman kemiğin, üzerinde oluşacak yük ve basınç etkisini azaltacak bir tasarıma sahip olduğunu fark etti. Bu tasarım kemiğin içindeki uzantıların, insan ayakta durduğunda kemiklere etki eden kuvvet hatları boyunca düzenlenmiş olmasıydı. Bir mühendis olan Cullman aynı özelliğin bir dizi çivi ve destek sistemi ile sağlanabileceğini düşündü. Daha sonra Eiffel Kulesi’nin inşası sırasında bu düşüncelerini uygulama fırsatı buldu.

Eiffel Kulesi de uyluk kemiğindeki gibi, demir kıvrımları, metal çivi ve desteklerden oluşan karışık bir kafes örgü ile inşa edilmiştir. Bu örgü sayesinde kule, rüzgârın eğme ve makaslama kuvvetleri ile oluşan basınca rahatlıkla dayanabilmektedir.

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Image result for bones Eiffel

 

Reklamlar

Dev bir uçakta gibiyiz, pilotu yok, kuleyle bağlantısı da yok…

Dev bir uçakta gibiyiz, pilotu yok, kuleyle bağlantısı da yok…

İnsan hiç düşünmediği için kainattaki milyonlarca mucizeyi fark edemiyor, göremiyor.


İnsanlar kâinattaki yaratılış delillerini hiç bilmiyorlar, hiç düşünmüyorlar. Oysa olağanüstü özelliklerle donatılmış muhteşem bir kâinatta yaşıyoruz. Nereye gözlerimizi çevirsek büyük bir mucizeyle karşılaşıyoruz. Allah’ın yaratma sanatını çok detaylı düşünmemiz lazım. Hem öğrenmek için, hem de zevk almak için düşünmemiz lazım. Öğrenilen her detay ayrı bir zevk veriyor insana. Çünkü hayret ve şaşkınlık çok zevkli bir şey. Düşünüp düşünüp hayret edip, hayretin de zevkini ayrıca almak lazım.

İçinde yaşadığımız dünyayı düşünün… Kâinattaki milyonlarca gezegenin, göktaşının, yıldızların arasında tesadüfen mi aynı yörüngede gidiyor? Biliyorsunuz güneş büyük bir çekim gücü ile tüm gezegenleri çeker, gezegenlerin dönmesinden kaynaklanan merkez kaç kuvveti sayesinde bu çekimin etkisi azalır ve muhteşem bir denge oluşur. Eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz yavaş olsaydı, o zaman gezegenler hızla Güneş’e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.

Dünya hiç durmadan büyük bir hızla uzayda dönüyor, güneşin etrafında dönüyor, samanyolunun içerisinde turluyor. Uçsuz bucaksız boşlukta. Milyarlarca insan dev bir uçakta gibiyiz. Ama pilotu yok, kuleyle bağlantısı yok. Milyonlarca gök cisminin içinde hiçbir yere çarpmadan gidiyor, bizi hiç sarsmadan. İşte bu çok acayip bir şey…

Üzerinizdeki gaflet perdesini yırtın ve çevrenizde Allah’ın yarattığı harikalara bakın…

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)

Kaynak: http://evrimteorisinecevap.blogspot.com.tr/; A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Her insan beyninin içindeki 1 mm. küplük alanda yaşar…

Her insan beyninin içindeki 1 mm. küplük alanda yaşar…

Her insan beyninin içindeki 1 mm. küplük alanda yaşar…

İnsanlar beyinlerinin içinde oluşan görüntülere aldanıp materyalist bir hayat sürüyorlar.


Dışarıda gözlerimizle gördüğümüz bir dünya var, apaydınlık, renkli, capcanlı. Dokunuyoruz, kokluyoruz, hissediyoruz, görüyoruz ve duyuyoruz…  O kadar fazla detay var ki, her şey o kadar inandırıcı ki, o kadar gerçek ki, biz dışarıda bir dünya var zannediyoruz.

Oysa yaşadığımız olaylar, birlikte olduğumuz insanlar, binalar, giysiler, arabalar, sahip olduğumuz mevkiler, tuttuğumuz, dokunduğumuz, kokladığımız her şey yalnızca beynimizin içinde oluşan görüntülerden ibaret. Biz hiçbir zaman dış dünyanın aslıyla karşılaşmıyoruz. Dışarıda ses yok, renk yok, ışık yok. Ama buna rağmen beynimizin içinde algılarımız sayesinde apaydınlık ve renkli bir dünya yaratılıyor.

Dışarıda madde var, ancak biz bu maddenin aslını hiçbir zaman bilemeyiz. Bize verilen telkinle bunların, beynimizin dışındaki bir dünyada sabit olduklarını ve bizim bu nedenle bunların asıllarını gördüğümüzü, hissettiğimizi zannederiz. Oysa, biz hiçbir varlığın aslını asla göremeyiz ve bu varlıkların asıllarına asla dokunamayız. Kısacası hayatımız boyunca dışarıdaki maddeyle muhatap olduğumuzu sanırken, aslında her şeyin hayalini ve kopyalarını biliriz.

Aslında bu anlattığım çok büyük bir mucize. Bilim adamları da bu gerçeğin farkındalar. Maddenin aslında beynimizde yaratıldığını ve bizim sadece görüntülerle muhatap olduğumuzu anlayan, bu sırrı fark eden birkaç kişinin düşüncelerini paylaşmak istiyorum şimdi sizlerle.

“Kesin kanaatim madde gerçekten hayaldir. Fakat bu çok müthiş bir şey, hayatın rüya gibi olması, beni olağanüstü etkiledi. Fakat maddenin aslıyla muhatap oluyormuşuz gibi görünümü ve bana ait insanda uyandırdığı hisler o kadar inandırıcı ki çoğunlukla sanki gerçekmiş gibi yaşıyorum. Fakat bu konuyu bir an düşündüğümde maddenin hayal olduğunu, hemen açıkça hissediyorum. Fakat gerçekten çok inandırıcı. Halime gülüyorum. Bazen bir şeye kızıyorum, sesimi yükseltiyorum. Sonra beynimdeki görüntüye bağırdığımı hatırlayınca çok mahcup oluyorum. İnsanın ne kadar hayret verici bir yaratılışı var. Maddi olarak hissediyormuş zannı o kadar güçlü ki bilmeyen bir insanın aksini düşünmesi imkansız. Bazen boğaz manzarasını seyrediyorum. Karşıya geçmek ne kadar vaktimi alır diyorum. Çok uzak yerlere bakıyorum. Sonra düşünüyorum. En uzak sandığım yer yine benim içimde, beynimin içinde, yani görüntü olan beynimin içinde. İnsan olağanüstü bir varlık. Allah insanı o kadar muhteşem bir ilimle yaratmış ki nasıl tarif edeyim, ne söyleyeyim hangi izahla bunu anlatabilirim tam bilemiyorum.”

Maddenin hayal olması dünya tarihi içinde birçok kez açıklanmış. Fakat insanları maddenin aslını gördüklerine dair ikna edici algıların netliği karşısında biraz da fazla düşünmeye vakit ayırmadıklarından olsa gerek bu apaçık hakikati fark edememişlerdir. Fakat günümüzde bu kolay gerçeği çok rahat anlayabilecekleri imkânlara kavuşmuşlardır. Gözün genel yapısı, görüntüyü beyne götüren sinirler, beyindeki görme merkezi ve buna benzer ilmi detayların mikro düzeyde incelenmesi ve açıklanması bu konunun anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Ayrıca izafi fiziğin gelişmesi, üç boyutlu filmler, tv, video, vs. teknik imkânlar da bu konuda örnekleme yapma kolaylığı sağlamıştır. Benim kanaatime göre bu yüzyılda bu konu tüm bilim dünyasına hâkim olacaktır. Sizin de bildiğiniz gibi, kuantum fiziği zaten bağıra bağıra bu gerçeği anlatmaktadır. Tabi bazı insanlar bu büyük gerçek karşısında çocuk gibi ürküntüye kapılmazsa ve dünya sevgisinin mecburi kırılışının acısını bastırabilirse bu daha da kolay olacak umudundayım. Fakat böyle açık bir gerçekten kaçmak, başını kuma sokmak, anlamamazlıktan gelmek insan onuruna yakışacak bir tavır olmaz diye düşünüyorum.

Maddeyi tarifiniz beni çok etkiledi. Bu konu insan aklını aşıyor. Tam anlaşılacak birşey değil. Öyle garip ki mesela bu yazdığım mektup bir görüntü. Görüntü, görüntü ile görüşüyor ve konuşuyor. Aslında gerçekten çok şaşırtıcı bir durum. Bence bu konuyu okuyan herkes bu müthiş gerçeği fark ediyor…

Hayata bakış açınızı değiştirecek bu konuda daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki kaynaktan faydalanabilirsiniz.

Kaynak: http://maddehayalmigercekmi.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

Hasan Taskiran bu blog’u önerdi.

Beynimiz elektrik sinyallerini nasıl mükemmel yorumluyor?

Beynimiz elektrik sinyallerini nasıl mükemmel yorumluyor?

Beynimiz elektrik sinyallerini nasıl mükemmel yorumluyor?

Beynin kompleks yapısı evrimle ve tesadüflerle açıklanamaz.


Etrafımızdaki her şeyi kusursuzca görüyoruz, tehlikeleri anında fark ediyoruz, tüm sesleri birbirinden ayırt ediyoruz, parmağımıza küçücük bir şey batsa hemen hissediyoruz. Araba kullanırken bir yandan telefonla konuşup, bir yandan vites değiştirip bir yandan radyoda çalan müziği duyabiliyoruz.

Açıkça gördüğünüz gibi beynimiz pek çok detayı görüp anında algılayabiliyor, gerekli düzenlemeleri yapabiliyor, ihtiyaçlarımızı tespit edebiliyor. Beynimiz vücudumuzu iki türlü kontrol altında tutuyor. Birincisi bizim farkında olduğumuz yürüme, okuma ve ezber gibi bilinçli faaliyetlerimiz. Diğeri ise nefes alma, kalbin atışı, bağırsakların kasılması gibi bilinçsiz, kontrol edilemeyen faaliyetleri kapsar. Beyin bu faaliyetleri her an her saniye otomatik pilota bağlanmış gibi yönetir.

Beynimiz vücudumuzun 250.000 mm2’lik kısmını kaplayan 100 milyardan fazla sinir hücresini, internet üzerinden sürekli iletişim halindeki bilgisayarlar gibi kullanır. Ancak John Horgan’ın Bilimin Sonu adlı kitabında da ifade ettiği gibi “İnternet gibi bir sistem bile beyinle karşılaştırıldığında kıyas edilmeyecek derecede önemsiz ve cüzidir.”1 Çünkü 100 milyardan fazla sinir hücresinin her biri 100.000 kadar bağlantıya sahiptir.2 Her saniye trilyonlarca elektrik sinyali nöronların arasında saatte 400 km hızla ilerler; labirent benzeri karmaşık yollarda gezip dolaşır.3

İnsanlar henüz şehirleri birbirine bağlayan yolları nasıl kesiştireceklerini planlamak ve trafik sorununa bir çözüm bulmak için çabalarken, beyinde 100 milyar nöron arasındaki iletişim hiçbir karışıklık olmaksızın, kusursuzca sağlanmaktadır. Beyindeki bu iletişim ağının büyüklüğünü biyokimya profesörü Michael Denton şu benzetme ile açıklar:

K100 trilyon (1014) elbette algılarımızın üzerinde bir sayıdır. Amerika’nın yarı büyüklüğünde bir arazi düşünün. Eğer bu bölgenin tamamının ağaçlarla kaplı olduğunu ve her ağacın 10 bin tane yaprağı olduğunu kabul edersek, işte tüm bu bölgedeki yaprak sayısı, beynimizdeki bağlantıların sayısına yakın olacaktır.4

Nörokimya dalında uzman olan Prof. Susan Greenfield ise İnsan Beyni adlı kitabında, beyindeki bağlantıların sayısına şu ifadelerle değinmektedir:

Eğer beyinden sadece bir kibrit kutusu büyüklüğünde bir kesit alsaydık, o yüzeyin üzerinde bir milyara varan bağlantı bulabilirdik. Beynin dış katmanı olan korteksi ele alalım. Bu dış katmandaki nöronlar arasındaki bağlantıları, saniyede bir bağlantılık bir hızla saymaya kalkarsak, otuz iki milyon yıl sürer! Sadece korteksin içindeki bağlantılardan oluşan farklı bileşimlerin sayısı ise, tüm evrendeki artı yüklü parçacıkların sayısını aşacaktır!5

Bu sayıların büyüklüğünü anlamak için sayıların hayal gücü sınırlarını aştığı uzaydan birkaç örnek verebiliriz: İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisinde yaklaşık 100 milyar yıldız bulunmaktadır ve evrenin gözlemleyebildiğimiz kısmındaki galaksilerin sayısı da 100 milyar kadardır. Ancak bu sayılar bile beyindeki hücreler arasındaki bağlantıları karşılaştırmak için yetersizdir. Biyokimyacı ve yazar olan Isaac Asimov beynin bu yapısı karşısında evrimci izahların yeri olmadığını şöyle ifade etmiştir:

İnsandaki bir kilogramdan biraz fazla olan beyin bildiğimiz kadarıyla evrendeki en kompleks ve düzenle biçimlendirilmiş maddedir. İnsan beyni nasıl ilkel bir sıvıdan gelişmiş olabilir?6

Öte yandan beynin kapladığı alan, bu kadar detaylı bir ağın sığdırılması için oldukça küçüktür. Evrim teorisinin önde gelen savunucularından Richard Dawkins ise beyindeki nöronları transistörlerle karşılaştırmakta ve nöronların kafatası içinde kapladıkları alan ile ilgili olarak şöyle bir kıyaslama yapmaktadır:

… bir nöron transistörden çok daha fazla gelişmiş bir veri işlemci birimi. Diğer bileşenlerle yalnızca üç bağlantı yapmak yerine, tek bir nöron binlerce bağlantı yapabilir… insan beyninde on bin milyon civarında nöron olduğu gerçeğini öne sürebiliriz; oysa bir kafatasının içerisine yalnızca birkaç yüz transistör sığdırabiliriz.7

Milimetrik bağlantılardan oluşan böylesine küçük bir yüzeyde beynin her hücresine saniyede 100 metre hızla yüzlerce mesaj iletebilen, asla unutmayan, şaşırmayan ve gecikmeyen bir sistem bulunur. Üstelik bu kompleks sistem sadece sinir hücreleri ile de sınırlı değildir. Sinir hücresi, mesajlarını iletebilmek için çok sayıda uzantıya sahiptir. Akson ve dendrit adı verilen bu uzantılar sahip oldukları uzunluklara göre bir görev üstlenmişlerdir. Mesela, omurilikten ayağa mesaj iletecek akson 1 metre uzunluğundayken, gözden beyne uzanan bir akson sadece 5 santimetre uzunluğundadır. Vücutta milyarlarca olan akson ve dendritlerin her biri mesajı alması gereken bölgeye ulaşabilecek kadar uzar ve yeterli uzunluğa ulaşınca da dururlar. Böyle kontrollü, bilinçli bir uzama yerine gelişigüzel bir uzama söz konusu olsaydı, bu durumda çevremizi algılamamız, bunlara yerli yerince tepki vermemiz de mümkün olmazdı. Örneğin parmak ucuna giden uzantı kısa gelseydi, bu durumda parmak ucumuzu ve dokunduğumuz şeyleri hissedemezdik; hatta parmağımız ateşten yandığı halde elimizi geri çekmeyebilirdik.

Ayrıca bu 100 trilyon bağlantının tamamı doğru yerdedir.Eğer bu bağlantılardan herhangi biri yanlış bir yerde olsaydı sonuçları çok ciddi boyutlarda olurdu. Hatta insanların hayati fonksiyonlarını sürdürmesi mümkün olmayabilirdi. Ancak böyle bir şey olmaz ve istisnai hastalıklar dışında tüm insanlar kendilerine doğal gelen, ama aslında ardında trilyonlarca mucizevi işlemin gerçekleştiği bir yaşantıyı sürdürürler.

Evrimciler ise, sinir hücrelerinin ve onlar arasındaki bağlantıların tesadüfler sonucunda oluştuğunu ileri sürerler. Onların bu iddialarına göre, insan vücudunu oluşturan 100 trilyon hücreden 100 milyar tanesi nasıl olduysa şekil ve özellikleri ile sinir hücreleri olmuşlardır. Gösterdikleri mucizeler bununla da sınırlı kalmamış, aralarında 100 trilyon bağlantı kullanarak birbirlerine kusursuz bir şekilde bağlanmışlardır. Üstelik bu 100 trilyon bağlantıdan bir tanesinin dahi çekildiği hat yanlış olmamıştır. Evrimcilerin bu iddiaları, İstanbul gibi büyük ve kalabalık bir şehrin tüm elektrik şebekesinin, bir gece çıkan fırtına sırasında tesadüfen oluştuğunu ve tek bir ev dahi dışta kalmamak üzere tüm evlere ulaştığını iddia etmekten çok daha mantıksız ve akıl dışıdır. Tüm bu kusursuz sistemi kuran ve kontrol eden üstün bir gücün varlığı apaçık bir gerçektir. Bu güç hepimizin Yaratıcısı olan Allah’tır.

100 milyar sinir hücresinin birbirinden zor ve hayati binlerce işlemi gerçekleştirmek için nasıl biraraya geldiği, bunların uzantılarının nasıl oluştuğu ve vücudun farklı yerlerinden nasıl haber alabildiği, 100 trilyon ile ifade edilen devasa bağlantı ağının nasıl olup da hatasız, kusursuz bir şekilde oluşabildiği ve bu benzersiz hassasiyetteki görevini nasıl her saniye başarı ile tamamlayabildiği yaratılış gerçeğini kabul etmek istemeyen evrimciler için çok büyük açmazlardır.

Sağlıklı bir hayat sürmemiz için beynimizin içindeki bu sayısız bağlantının hiçbir eksik ya da hata olmaksızın kurulmuş olması gerekir. Bağlantılar arasındaki herhangi bir kopukluk ya da hata, insan vücudunda sayısız hastalığa veya sakatlıklara yol açabilir. Tek bir hücreden bölünerek çoğalan insan embriyosunun, son derece karmaşık olan bu tasarımı gerçekleştirebilmek için doğru hücre yapılarına dönüşmesi, her birinin doğru yerde olması, aralarında doğru bağlantıları kurması ve tüm bunları muhafaza edecek bir yapı içinde yer alması gerekir. Bu aşamaların hiçbiri bilinçli bir yönlendirme ve plan olmaksızın gerçekleşemez. Bu plan Yüce Rabbimiz’in kusursuz planıdır. Bir ayette Rabbimiz’in üstün yaratışı şöyle bildirilmektedir:

Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

Kaynaklar:

http://evrimcilerneleridusunemez.blogspot.com.tr/

1.John Horgan, Bilimin Sonu, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2003, ss. 203-204.
2 ve 3- Dr. Sue Davidson, Ben Morgan, Human Body Revealed, Dorling Kindersley Ltd., 2002, s. 10.

4. Michael Denton, Evolution: A Theory In Crisis, Burnett Books, Londra, 1985, s. 330

5.  Susan Greenfield, İnsan Beyni, Varlık Bilim, 2000, s. 91

6. Isaac Asimov, “In the Game of Energy and Thermodynamics You Can’t Even Break Even”, Smithsonian Institute Journal, Haziran 1970, s. 10; http://www.icr.org/newsletters/btg/btgdec01.html

7.  Richard Dawkins, Gen Bencildir, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara, Mayıs 1995, s. 85

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

 

İçimizdeki Mucize – Tiroid Bezi ve Hormonlar, Video

İçimizdeki Mucize – Tiroid Bezi ve Hormonlar, Video

İnsan vücudu muhteşem bir yaratılışla yaratılmıştır.


Her zaman yakınlarımızdan duyarız, tiroid bezinin az çalışması, ya da çok çalışması hep sorundur. Tiroid bezi yavaş çalışırsa kalp ritmi bozulur, cilt kurur, çocuklarda büyüme yavaşlar. Tiroid bezinin yavaş çalışması nerdeyse tüm vücudu etkiler.

Vücudumuzda hormonların ve tiroid bezinin nasıl çalıştığını aşağıdaki videodan seyredebilirsiniz:

http://bit.ly/1u5ApRB

İnsan vücudunun ne kadar mükkemel yaratıldığını görmek için sadece tiroid bezine bakmak yeter. Tirodi bezi troksin adı verilen bir hormon üretir. Tiroid bezi bir fabrikanın sorumlu yöneticisi gibi çalışır. Salgıladığı bu troksin hormonu yardımıyla 100 trilyon hücrenin çalışma ritmini teker teker düzenler ve hızlarını ayarlar.

Kalbimiz, beynimiz, sinir sitemimiz, böbreklerimiz hep bizim isteğimiz dışında çalışır. Allah yarattığı milyonlarca insana böylesine kusursuz sistemler bağışlayarak sonsuz sanatını göstermiştir.

Kaynak: http://evrimcilerneleridusunemez.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Twitter: https://twitter.com/erkanarkut

Evrim teorisini tarihe gömen metobolik yollar

Evrim teorisini tarihe gömen metobolik yollar

Evrim teorisini tarihe gömen metobolik yollar

 

Hücredeki kompleks yapı evrim gibi tesadüfler zinciriyle açıklanamaz.


Aslında bugüne kadar evrim teorisini bilimsel anlamda çökertecek çok fazla delili sizlerle paylaştım, hatta bildiğiniz gibi bu konuda yazı dizileri de hazırladım. Evrimcilerin bizzat kendi ağzından evrim teorisinin geçersizliğini anlatan itiraflarını yayınladım. Evrim teorisini kabul ettirmek adına hangi yollara başvurduklarını,yaratılışı ispat eden fosilleri nasıl müzelerin arka odalarına gizlediklerini ve hayali rekonstrüksiyonlarla insanları nasıl yanılttıklarını açıkladım. Evet, 21. yüzyılda evrim teorisi yaratılışı ispat eden bilimsel delillerle tam anlamıyla çökmüş durumdadır. Evrim teorisine en büyük darbeyi de fosiller ve mikrobiyolojidalında yaşanan gelişmeler vurmuştur. Bugün sizlerle evrim çökerten bir başka delilden,hücrenin içinde meydana gelen kimyasal reaksiyonlardan bahsedeceğim.

Metabolik yol, hücre içinde meydana gelen kimyasal reaksiyonlar dizisidir. Birbirine bağlı birçok metabolik yol ise metabolizmayı oluşturur. Hücre içindeki metabolik faaliyetler, canlıların çevrelerinden enerji almalarını ve yaşamın temel parçalarını inşa etmelerini sağlar. Bu işlemler sonucunda organizmalar büyür, çoğalır, biyolojik yapılarını sürdürebilir ve çevredeki değişimlere tepki verebilir.

Metabolik reaksiyonlar, yani metabolizma, protein ve RNA moleküllerinin üretimini ve parçalanmasını, DNAreplikasyonunu ve hücre zarı ve duvarının kurulmasını içerir.

Metabolizma, bunlar dışında küçük moleküllerin reaksiyonlarını da içerir. Önemli sayıda metabolik reaksiyon, hücrenin protein, DNA, RNA ve hücre zarının katmanlarını birleştirmekte kullanılan küçük molekülleri üretirler. Diğer yandan, bazı metabolik aktiviteler glükoz ve diğer şeker molekülleri gibi bileşenleri daha küçük moleküllere parçalayarak hücredeki işlemler için gerekli enerjiyi sağlar. Bazı metabolik aktiviteler, hücrenin artık ihtiyaç duymadığı maddeleri (hücresel atıkları) atılmak üzere hazırlarlar. Diğer reaksiyonlar, hücreyi zararlı maddelerden arındırır.

Metabolik işlemler genel olarak hücrenin içinde, sanki bir şehrin yollarının, cadde ve sokaklara ayrılması gibi bir seri kimyasal reaksiyonlar halinde organize olurlar.  Bu reaksiyonlar, bir dizi kimyasal reaksiyonlar aracılığıyla ilk baştaki bir bileşeni son ürüne dönüştürürler. Metabolik bir yoldaki her adımda kimyasal dönüşüme yardımcı olan enzim olarak adlandırılan bir protein vardır. Bu yollar doğrusal, dallara ayrılmış veya dairesel olabilir. Doğrusal yola örnek glikozun parçalanmasıdır.   

Bir metabolik dizinin parçası olan kimyasal bir madde bazen başka bir metabolik yolda da yer alır. Veya bir kimyasal reaksiyonun ürünü, bir sonraki kimyasal reaksiyon dizisinin bir parçasıdır. Bu paylaşılan elementler metabolik yolların birbirlerine bağlanmalarına ve son derece kompleks bir ağ oluşturmalarına neden olur. Metabolik işlemlerin toplamı, kompleks, kafesli bir kimyasal reaksiyon ağı oluşturur ve her biri bir enzim tarafından katalize edilir.

 

Hücre metabolizmasının olağanüstü kompleksliği düşünüldüğünde sözde evrimsel süreçlerin bunları teker teker oluşturup sonra birbirlerine bağlamalarının ne kadar imkansız olduğunu anlamak hiç de zor değil.

New York gibi büyük bir şehrin tüm caddelerinin, metro ağının, sokaklarının tesadüfen oluşması, otobanların, caddelerin ve sokakların birbirlerine tesadüfen bağlanmalarının imkansız olması gibi.

Yapılan bazı son araştırmalarda da, hücre içindeki metabolik yolların rasgele oluştuğu değil zarafetle tasarlandığı izlenimi verdiği itiraf edilmektedir.

Şimdi aşağıda gördüğünüz şekle dikkatlice bakın. Bu metabolik yolların kağıda dökülmüş şeklidir.  “Metabolik yollar” teriminin İngilizce karşılığı “metabolic pathways” yani metabolik patikalardır. Patika isminin verilme nedeni ise, bilindiği gibi patika, planlanarak yapılmış, inşa edilmiş bir yol değildir. Kullanıla kullanıla zaman içinde oluşan bir yoldur. Bazı evrimciler ise, kendilerince metabolik yolların da bazı kimyasal reaksiyonlar oluştukça zaman içinde kendiliğinden oluştuğu izlenimini vermek için patika terimini kullanmışlardır. Oysa açıkça görüldüğü gibi muazzam bir komplekslik, birbirine geçmiş yüzlerce madde, kimyasal reaksiyon ve bu komplekslik içinde müthiş bir düzen vardır.

Tokyo ve Paris gibi büyük şehirlerin metro ağlarının haritalarını gözünüzün önüne getirin. Görüldüğü gibi hücre içindeki birbirine bağlı kimyasal reaksiyonları gösteren harita, bu metro ağlarından çok daha komplekstir.Metabolik yolların tesadüfler sonucunda, sözde evrimsel süreçlerle, adım adım oluştuğunu iddia etmek, bu metro ağlarının da, kendiliklerinden, adım adım, semt semt oluşup birbirine bağlandığını iddia etmekten çok daha akıl ve mantık dışıdır.

Bu metabolik yollar kompleks olmanın dışında ayrıca olabilecek en iyi şekilde tasarlanmışlardır. Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalarda bu yönü özellikle vurgulanmaktadır.1

Science dergisinde yayınlanan söz konusu çalışmanın sonuçlarında, araştırmacılar birkaç farklı bakterinin metabolik sistemlerinin performansını çok boyutlu optimizasyon teorisini kullanarak değerlendirdiler. Metabolik yollardaki moleküllerin hareketlerini (otobanlardaki araçların hareketi gibi) izleyerek metabolizmanın birçok amacı olan bir sistem için olabilecek en mükemmel şekilde çalıştığını gördüler.

Birbirine bağlı birçok parçadan oluşan tüm şebekelerde olduğu gibi, basamaklardan birinde meydana gelen hata ağın devamındaki diğer basamaklara da yansır. Örneğin metabolik yoldaki adımlardan birini katalize eden enzimdeki bir hata, tüm ağı etkileyecektir.

Söz konusu araştırmada, biyoloji ve kimya mühendislerinden oluşan bir ekip, metabolik yolların bu tür hatalara karşı ne kadar dayanıklı olduğunu görmek istedi. Bunun için rasgele oluşturulmuş metabolik yollardaki hataları, tek hücreli organizmaların  metabolik yollarında oluşan hatalar ile karşılaştırdılar. Rasgele oluşturulan metabolik yollardaki hataların daha uzun yol katederek daha çok basamağı olumsuz etkilediğini gördüler. Tek hücreli organizmaların hücrelerindeki metabolik yollarda oluşan hatalar ise çok daha az yol katederek ağın çok daha küçük bir kısmını etkiliyorlardı. Bu  doğadaki metabolik yolların son derece dayanıklı olduklarını, olabilecek en iyi şekilde tasarlandığını, protoplazmadaki metabolik ağın rasgele organize edilmediğini ancak yüksek derecede organize olduğunu göstermektedir. Bu organizasyon bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu göstermektedir.

Bir başka araştırmada ise, metabolizma ürünlerinin yani metabolitlerin konsantrasyonundaki değişikliklere karşı da metabolik yolların son derece dayanıklı olduğu gösterilmiştir.2

Hücrenin son derece dinamik ortamı düşünüldüğünde, metabolizma ürünlerinin seviyelerinde oynamalar olması da son derece olağandır. Bu istenmeyen değişiklikler meydana geldiğinde  bunlar ağ boyunca dolaşırlar. Hücredeki bazı işlemler metabolit konsantrasyonuna hassastır ve sonuç olarak olumsuz yönde etkilenir. Bu etkilerin üstesinden gelmek için, metabolik sistemlerin düzenleyici sistemleri vardır. Bunlar konsantrasyon oynamalarını belirli sınırlar içinde tutarlar. Diğer bir deyişle metabolik yollar kaçınılmaz olan metabolit konsantrasyonlarındaki oynamalara karşı dayanıklı olacak şekilde tasarlanmışlardır, yani yaratılmışlardır.

Bu olağanüstü kompleks sistem içinde düzen muhteşem bir titizlikle korunmakta, hataya yer bırakılmamakta ve tüm önlemler alınmaktadır. Canlılığın tesadüfler sonucunda, kendiliğinden oluştuğunu iddia eden evrimciler, binlerce sistem gibi metabolik yolların da nasıl oluştuğunu açıklamak zorundadırlar.

Kaynak:

http://evrimteorisinecevap.blogspot.com/

1.      Robert Schuetz et al., “Multidimensional Optimality of Microbial Metabolism,” Science 336 (2012): 601–4.

2.      Guy Shinar and Martin Feinberg, “Structural Sources of Robustness in Biochemical Reaction Networks,” Science 327 (2010): 1389–91.

Bu yazının hazırlanmasında Dr. Fazale Rana’nın “The Optimal Design of Metabolism” başlıklı yazısından faydalanılmıştır.

Kuran’dan Hristiyanlar ve Museviler de sorumlu mu?

Kuran’dan Hristiyanlar ve Museviler de sorumlu mu?

Kuran’dan Hristiyanlar ve Museviler de sorumlu mu?

Hz. İsa tekrar yeryüzüne geldiğinde Musevileri ve Hristiyanları tekrar hak din olan İslam’a döndürecek.


İnsanların en çok merak ettiği sorulardan biri de bu:Hristiyanlar veMuseviler kendi kitaplarından mı sorumlular, yoksa değiştirilmeyen tek hak kutsal kitap olanKuran’a mı uymak zorundalar? Bugün sizlere bu konuda bilgi vermek istiyorum.

Kuran’ın gerçekteMüslümanların olduğu gibi, Hristiyanların da Musevilerin de kitabıdır. Kuran, gönderilen son hak kitaptır. Korunmuştur; bu nedenle içinde hiçbir çelişki ve tutarsızlık yoktur. Bu konuda Allah’ın Peygamberimiz’e vahyi vardır: “Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın” (A’la Suresi, 6) .Allah, Kuran’ı koruduğunu “Elbette bu, bir Kur’an-ı Kerim’dir. Saklanmış-korunmuş bir Kitap’ta (yazılı)dır.” (Vakıa Suresi, 77-78) ayetleriyle de bildirmiştir.

Kuran saf vahiydir. Tıpkı Tevrat ve İncil‘in sahih bölümleri gibi insanın içine ferahlık ve aydınlık verir. Aklı ve vicdanı ile bakan bir insan bunu hemen görür. Kuran’ı okur okumaz bunu anlar. Başka delile ihtiyaç yoktur. Hiçbir vicdan Kuran’ın güzelliğine ve doğruluğuna dayanamaz. Kuran; olağanüstü üslubu, müthiş netliği, vicdana ve ruha mükemmel hitabı, dürüst açıklamaları, sıcak anlatımı, mükemmel ispatları ve hiçbir çelişki barındırmaması gibi özelliklerle okuyan kişide hemen güçlü bir kanaat oluşturur. Hak kitap olduğu besbellidir. Yüce Allah bunu, Kuran’a has yaratılmış ve hayranlık uyandıran Kuran mucizeleri ile de pekiştirmiştir.

Hristiyanların Kuran ile ilgili bilmeleri gereken önemli bir gerçek vardır:?Kuran; kendisinden önceki kitapların hükümlerini kaldırmak için indirilmemişitir. Aksine Kuran, Tevrat ve İncil’deki hak hükümlerin doğruluğunu tasdik etmek ve hakkı ve doğruyu göstermek üzere indirilmiştir. Dolayısıyla bir Müslüman için Kuran’dan önceki hak kitapların varlığını inkar haramdır. (Bazı Müslümanlar bunun aksini savunuyor olabilirler, ancak onlar Kuran hakkında bilgileri olmayan dolayısıyla İslam’ın özünü de bilmeyen bir kısım bilgisiz radikal zihniyetteki insanlardır. Burada söz konusu radikallerin mantığına göre değil, Kuran’ın açık ayetlerine göre izahlar yapılmaktadır.) Müslümanlar, Kuran’daki vahiy gereği tüm peygamberleri kabul eder ve canlarından çok severler. Hz. Muhammed bizim peygamberimiz olduğu gibi, Hz. Musa da, Hz. İsa da bizim peygamberimizdir. Kuran’da emredildiği şekilde birini diğerinden ayırt etmemiz imkansızdır:

Deyin ki: “Biz Allah’a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuşlarız.” (Bakara Suresi, 136)

Dolayısıyla bir Müslüman aynı zamanda hem gerçek bir Musevi, hem de gerçek bir İsevi’dir. Yine Kuran’a göre bir Müslüman, Tevrat ve İncil’in Kuran ile mutabık olan bölümlerine uyar. Müslüman, tüm peygamberleri aşkla sevdiği ve kabul ettiği gibi, hak İncil’i ve hak Tevrat’ı da kabul etmek ve Kuran’la mutabık bölümlerine uymak zorundadır.

Kuran; geçmiş hak kitapları ve peygamberleri doğruladığından, gerçek Musevilik ve gerçek Hristiyanlık Kuran’dadır. Dolayısıyla gerçek İsevilik ve gerçek Musevilik, ancak Kuran’ı kabul etmek ve Muhammedi olmakla mümkündür. İşte bu sebeple Kuran’dan yalnızca Müslümanlar değil, tüm Museviler ve tüm Hristiyanlar da sorumludurlar.

Allah Kuran’ı, Kitap Ehli (Museviler ve Hristiyanlar) için bir nur ve apaçık bir kitap olarak gönderdiğini bir Kuran ayetinde şöyle haber vermiştir:

Ey Kitap Ehli, kitaptan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve birçoğundan geçen elçimiz geldi. SizeAllah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi. (Maide Suresi, 15)

Kuran’ın; İncil ve Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderildiği gerçeği ayetlerde şu şekilde geçmektedir:

De ki: “Cibril’e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitab’ı), Allah’ın izniyle kendinden öncekileri (Tevrat ve İncil) doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur. (Bakara Suresi, 97)

Tüm bu ayetlerden Kuran’ın; Hristiyanların ve Musevilerin, kendi kitaplarını tasdikleyen, onlara doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren, çelişkide kaldıkları konuları gideren, her şeyin en mükemmel açıklamasını bulacakları bir kitap olarak indirildiği açıktır. Hristiyan ve Musevilerin Kuran’a uymaları gerektiği, bir başka Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

Ey kendilerine kitap verilenler (Museviler ve Hristiyanlar), birtakım yüzleri silip de arkalarına çevirmeden ya da cumartesi adamlarını (o gün yasağı çiğneyenleri) lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden evvel, yanınızdakini (Tevrat ve İncil’i) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri yapılagelmiştir. (Nisa Suresi, 47)

Bir başka ayette, Kuran’a uymaya davet edildiği halde sadece kendi kitaplarına uymada ısrar eden Kitap Ehli Kuran’a çağrılmakta, Kuran’ın kendi kitaplarını doğrulayıcı olarak gönderildiği hatırlatılmaktadır:

Onlara: “Allah’ın indirdiklerine iman edin” denildiğinde: “Biz, bize indirilene iman ederiz” derler ve ondan sonra olan (Kur’an)ı inkar ederler. Oysa o (Kur’an), yanlarındakini (kitabı) doğrulayan bir gerçektir. (Onlara) De ki: “Eğer inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?” (Bakara Suresi, 91)

Allah Kuran’da Musevilere şu şekilde seslenmektedir:

Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin;onu inkar edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun. (Bakara Suresi, 41)

Kaynak: http://hzisaas.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste