Her sene Survivor programında insanların insanlıktan çıkmasını mı seyredeceğiz?

Her sene Survivor programında insanların insanlıktan çıkmasını mı seyredeceğiz?

Türk milletini aşağıya çeken, kalitesini yok eden böyle programlar hemen kaldırılmalı


Her sene Acun Ilıcalı TV8’de ısrarla “Survivor” programını düzenliyor ve her sene istisnasız 78 milyon Türk vatandaşı adada birbirini yiyen, sürekli kavga edip didişen, o da yetmeyip birbirine saldıran, açlıktan ve bakımsızlıktan insanlıktan çıkıp mahfolan insanları seyrediyor.

Tam anlamıyla “güçlü olan kazanır, zayıf olan ezilir” mantığı işleniyor. İnsanlar yarışma adı altında çamurların içinde debelenip, yerlerde sürünüp güya yarışıyorlar. Ve bütün bu rezalet para uğruna yapılıyor. İnsanların bu halini seyredip eğlenme kısmı da ayrı bir facia. İnsanlar böyle basit zevklere alıştırılıyor. Yıllarca bu programları seyreden insanların kafası da tamamen boşalıyor, din, maneviyat, güzel ahlak diye bir şey de kalmıyor.

Adada program boyunca tam anlamıyla gençlerimize de bu programı seyreden tüm Türk milletine de son derece kötü bir ahlak sergileniyor. Pis dedikodular, arkadan çekiştirmeler, ağlamalar, sürekli bağırma, çağırmalar. Yine açlıktan insanlıktan çıkıp herhangi bir yemek sunulunca saldırmalar… Yaşanan felaketler bunlarla da bitmiyor, bir de hep birlikte toplanıp saatlerce bomboş konuşarak adada yaşanan kavgaların kritiğini yapıyorlar. İnsan değil saatlerce seyretmeye bir dakika dinlemeye bile katlanamıyor.

Survivor programında gençlerin beyinlerine bedavacı zihniyet, para için bu kadar küçülme, güçlü olan kazanır sen de karşındakini ezip geç, acıma yoksa acınacak duruma düşersin mantıkları sürekli empoze ediliyor. Artık bu tarz programlara RTÜK kesinlikle izin vermemeli, bir evlilik programı, diğeri de Survivor. Bu programlar Türk milletinin kalitesini, ahlakını mahvediyor, kalitesini tamamen yok ediyor. RTÜK’den daha önce defalarca rica ettiğimiz gibi tekrar bu programları kaldırmalarını önemle rica ediyoruz.

Daha önce de bu konuda yazdım, bu linkten okuyabilirsiniz:

http://blog.radikal.com.tr/medya-televizyon/survivor-rezaleti-acun-ilicali-insanlari-nereye-surukluyor-127996

Reklamlar

Bağnazlar Lindsay Lohan’ı rahat bırakmalı!

Bağnazlar Lindsay Lohan’ı rahat bırakmalı!

Lindsay Lohan instagram hesabında bulunan tüm eski resimlerini silerek ve Aleykümselam diyerek hayatında tertemiz bir sayfa açtığını tüm dünyaya duyurdu.  Müslüman olduğu iddia edilen Lindsay Lohan Suriye’lilere destek olmak üzere geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye gelmişti.

Umarım şimdi Lindsay Lohan’ı bağnazlar bunaltmazlar. Bizim tertemiz dinimiz olan İslam’da müzik de var, sanat var, dans var, kadına her türlü özgürlük var, başörtüsü yok. Bizim dinimiz bir dayatma dini değil, tam tersine samimiyetle, derin Allah sevgisiyle yaşanan bir din. Tam anlamıyla barış, sevgi, kardeşlik ve hoşgörü dini.

Bağnazların ise kadına bakış açısı çok çirkin, kadın ne derse tersini yapın, gerekirse dövün diyen çok vahşi bir anlayışları var. Onların uydurduğu dinde her şey yasak, her şey haram. Bağnazlar kendi uydurdukları bu din yüzünden dünyada çok fazla insanı İslam’dan soğuttular.

Umarım Lindsay Lohan tertemiz Kuran’a yönelir ve bağnazlar tarafından rahat bırakılır…

Kaynak: http://bagnazliknedir.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Alışveriş sitelerinde, alışveriş merkezlerinde, orada, burada harcanan bir ömür…

Alışveriş sitelerinde, alışveriş merkezlerinde, orada, burada harcanan bir ömür…

Müslümanın her saati, her dakikası çok kıymetli, ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz…


Müslüman boş işlerle vakit geçirirse şeytan ona musallat olur, onu oyaladıkça oyalar. Şimdi bakıyoruz bir kadın saatlerce internette alışveriş sitelerine giriyor. Bir ceket alacak, günlerce internette bütün mağazaları dolaşıyor. Sonunda bir ceket alıyor, onu beğenmeyip geri gönderiyor. Başka bir ceket alıyor, onu da beğenmeyip geri gönderiyor. Böylece tek bir ceket için günlerini hiç düşünmeden, şuursuzca çok kolayca harcıyor.

Sadece bunla da bitmiyor, nasıl makyaj yapayım diye saatlerini harcıyor, saçımı nasıl yapayım diye saatlerini harcıyor. İnsanın toprağa girecek bedeni için bu kadar vakit harcamasına ne gerek var? Bütün ömrüne baktığında belki 2000 saat saçına vakit ayırıyor, bunu ancak Allah’tan korkmayan bir insan, iman etmeyen bir insan yapabilir. Müslüman he şeye yeteri kadar vakit ayırır. Günlerce, gecelerce ne giyeceğim, hangi ayakkabıyla olur diye düşünüp duruyorlar. Diğer kalan vakitlerini de küfür içinde geçirmeye harcıyorlar.

Ama bütün bu yaptıklarının karşılığı olacağını bilmiyor insanlar. Herkes ahirette dünya yaşadığı hayatın her saatinin, her dakikasının hesabını Allah’a verecek. İnternette alışveriş sitelerinde vakit öldürmek, boş konuşmalarla, dizilerle vakit öldürmek Müslümanların yapacağı bir şey değil, şeytan orada ayrıntıya boğuyor insanı. Böyle acımasızca vakti yemenin hesabını kimse veremez. İnsanın bu kadar sorumluluğu varken nasıl olur da bu kadar gaflete kapılabilir, yarın ölebilecekken nasıl bu kadar ferah olabilir insan…

Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir; (Mü’minun Suresi, 3)

Kaynak: http://imtihaninsirri-ukab.blogspot.com.tr/; A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Ne acı ki on bin kişilik Milliyet Blog’da en çok okunan iki kişi dizi yazarı!

Ne acı ki on bin kişilik Milliyet Blog’da en çok okunan iki kişi dizi yazarı!

Zulmü seyretmek, zulme sessiz kalmak işte bu vicdansızlığa ortak olmaktır.


Dün gece geç saatte en çok okunan yazarlar nelerden bahsediyorlar diye bir bakayım dedim. Ve on bin kişilik yazar topluluğuna sahip Milliyet Blog’da ne acı ki en çok okunan iki yazar sadece dizilerden bahsediyor.

Yok Çağatay Ulusoy’un yeni dizisi İçerde’ye kimler katılmış, yok geçen haftanın en çok izlenen dizileri nelermiş, yok Kösem Sultan Bağdat Fatihi IV. Murat olarak geliyormuş!

Şimdi Türkiye’nin başındaki büyük felaketi, bu büyünün içinden çıkıp da dışarıdan baktığınızda görebiliyor musunuz? Nerdeyse milyonlarca insan adeta dizilerle derin bir uykuyla uyutuluyor. İngiliz Ve Amerikan derin devletinin yıllardır uyguladığı sinsi bir uyutma programı bu. Bayılarak izlediğiniz Survivor’lar, Kısmetse Olur’lar nerdeyse 50 ülkede aynı anda yayına giriyor. Hepsi aynı amaca, “Yeni Dünya Düzeni’nde ülkelerin böl-parçala-yönet” planına hizmet ediyor.

İnsanlar sabahtan akşama kadar robot gibi çalışıp, sonra servislerine ya da arabalarına binip eve geliyorlar. Kendilerini yorgun bir şekilde koltuğa atıp bizim blog yazarlarının överek göklere çıkardıkları dizileri uyuşmuş bir beyinle seyrediyorlar. Ve sonra da yatıp uyuyorlar. Bu döngü yıllarca hiç değişmeden devam ediyor.

Türkiye’de de milyonlarca insan dizilere dalıp gitmişken İngiliz derin devleti Türkiye’yi bölme planları yapıyor, sinsice darbe planları düzenleniyor.PKK Güneydoğu’ya bomba döşüyor ve orayı sinsice ele geçiriyor. Irak üçe bölünüyor, Suriye, Mısır, Libya kan ağlıyor. Ortadoğu’da İngiliz ajanları sürekli kargaşa çıkarıyor, Hatay’a yine İngiliz ve Amerikalı ajanlar doluşuyor. Amerika ve İngiltere büyükelçileri üsleri ziyaret ediyor. Siz ise bu sırada sadece “Hürrem Sultan acaba bir sonraki bölümde ne yapacak?” diye düşünüyorsunuz. “Çağatay Ulusuy’un yeni dizisi başlıyor, ne heyecanlı” diye seviniyorsunuz! Oysa o sırada birileri sizin oturduğunuz koltuğu altınızdan çekiyor, memleketinizi bölmek ve paramparça etmek için Güneydoğu’ya silah yığıyor ve yeni yeni darbe planları hazırlıyor!

Bu dizilere dalmış olan milyonlarca insan bir gün twitter da Suriye’li aç bir çocuğun görüntüsünü görüyor. Bu videoyu paylaşıyor ve üzerine birkaç dokunaklı cümle yazıyor. Ve işinin orada bittiğini düşünüyor. Sonra sakince dizisini izlemeye devam ediyor. Vicdanı da son derece rahat. Nerede Müslümanların kurtuluşu için İslam Birliği’ni istemek, nerede Ortadoğu’da dökülen kanı önlemek için tebliğ yapmak, insanları bağnazlıktan kurtarıp Kuran’a çekmek için çalışmak ve tabii ki nerede Allah’ı anmak… Bunların hepsi bir köşeye itiliyor ve içi bomboş bir yaşamın içinde sadece kendi çıkarı, eğlencesi için bir yaşam tercih ediliyor.

Devlet okullarda milli şuur dersi koymadıkça, Darwinist, materyalist eğitim durmadıkça, PKK’nın ancak anti materyalist, anti Darwinist eğitimle yok edileceği anlaşılmadıkça Türkiye’nin başındaki bela hiç eksik olmaz.

Siz böyle bomboş dizilerle kendinizi eğlendirirken Türkiye’nin de bir Irak, ya da Suriye olmayacağından ne kadar da eminsiniz.O içine gömüldüğünüz koltukta ne kadar da rahatsınız. Hâlbuki Osmanlı döneminden beri Türkiye’yi parçalamaya yemin eden İngiliz derin devleti yüzlerce ajanı içimize salmak için yetiştiriyor ve yeni darbe planları yapıyor. Uyanın artık diyorum, bu kutsal topraklarımız hainler tarafından parçalanmadan uyanın! Siz de Suriye’liler gibi sığınacak bir kapı arayabilirsiniz, bunu unutmayın! Aynı zamanda zulüm altında yaşam mücadelesi veren Müslümanları kurtarmakla da yükümlüsünüz, bunu da unutmayın!

Ülkemiz böylesine tehlikedeyken insanların beyinlerini uyuşturan yazarları da vicdanlarını kullanmaya davet ediyorum. Çünkü insan her yaptığından, her düşündüğünden, her yazdığından, her konuştuğundan sorumludur. Kendi hiç farkında olmasa bile yazdığı her satır daha sonra sorulmak üzere aynı anda kendi kitabına da yazılmaktadır…

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım…

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım…

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım...

Osmanlı’yı yıkan Darwinizmdir ve Osmanlı İmparatorluğunun Kuran’dan uzaklaşmasıdır….


Geçen gün bir televizyon programında Osmanlı’daki güzel ahlak örnekleri anlatılıyordu. Gerçekten insan orada imanın getirdiği akla, nezakete, güzel ahlaka, fedakarlığa, inceliğe özeniyor. Nasıl bir devlet ki, nasıl bir ahlak ki, yoksulundan fakirine, kültürlüsünden cahiline herkesi koruyup kolluyor, ölçü yalnızca Allah’ın rızası ve takva oluyor.

İşte düşünüp örnek alınacak Osmanlı’da yaşanan güzellikler:

Osmanlı döneminde pencerenin önünde sarı çiçek varsa ‘ Bu evde hasta var .. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma .. ‘ anlamına gelirdi ..

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa ‘ Bu evde gelinlik çağına gelmiş , bekar kız var .. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme .. ‘ anlamına geliyordu ..

Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun ‘ diz izine ‘ bakılırdı ..

Kahvenin yanında su gelirdi.. Şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı.. Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya meyva ikram edilirdi

Kapıların üstünde iki tokmak olurdu.. Biri kalın biri ince.. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururd .. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı.. Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu.. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da Bi mahremi ( kocası vs .. ) açardı ..

Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi ..

Cuma namazına esnaf – ki kuyumcular da dahil – kapıya kilit vurmadan giderlerdi ..

Fitre zekat Ramazandan önce Şabanda verilirdi .. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin diye ..

Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin ‘ borç defterini ‘ kapatırdı ..

Beyler , konuştukları veya gözleri kaydıkları hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ‘ ayna ‘ alırdı .. Ki bunun anlamı : ‘ Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok .. ‘ demekti ..

Osmanlı’da Ramazan’da halk, eşine-dostuna iftar vermeyi büyük bir ibadet kabul eder, misafir ağırlamak için çırpınılırdı. Ramazan boyunca iftar vakitlerinde kapılar açık tutulurdu. Böylece yolda kalan ve ihtiyacı olan herkes istediği eve girer iftar sofrasına dâhil olurdu. Bunun için tanıdık olmaya gerek yoktu ve iftar için gelenin kim olduğu da asla sorulmazdı.

Dersaadet’te mahalle kahvesi olarak bilinen, her mahallenin imam, muhtar ve ileri gelenlerine mahsus o zamana göre adeta bir kulüp niteliğinde olan bir kahvesi vardı.Mahalle kahveleri, günümüz kahvelerinden farklı olarak, ilmi, edebi konuşmaların, tarih sohbetlerinin yapıldığı ve hatta şiir ve manzumelerin okunduğu, hikâyelerin anlatıldığı, bilmeyenlerin, bilenlerden istifade ettiği yerlerdi.

Hırka-i Saadet, Hz. Muhammed’e ait olan, keçi tüyünden yapılmış geniş kollu hırka, Hırka-i Saadet Dairesi ise Topkapı Sarayı’nda, bu hırkanın muhafaza edildiği yere verilen isimdir. I. Selim, Mısır’ı fethettikten sonra, diğer kutsal eşyalarla birlikte hırkayı da İstanbul’a getirmiştir.

Hırka-i Saadetin içinde saklandığı gümüş sandukanın ve altın çekmecenin anahtarları yalnız padişahın kendisinde bulunurdu. I. Selim’den, Halife Abdülmecid’e kadar devam eden ve bir gelenek haline gelen Hırka-i Saadet ziyareti, her Ramazan ayının 15’inde padişah, sadrazam, şeyhülislam ve diğer devlet erkanı tarafından yapılırdı. Padişah kilitleri açar, hırkayı çıkarıp önce kendisi, daha sonra erkan yüzlerini ve gözlerini sürerler, bu sırada imamlar ve müezzinler sürekli olarak Kur’an okurlardı.

Sadaka taşları taş bloklardan oluşan, genellikle cami veya türbe köşelerinde bulunan, ortası çukur, bir buçuk-iki cm yüksekliğinde taşlardı. Bu taşlar Osmanlı’da sosyal dayanışmanın bir parçasıydı ve fakirlerin umut kapısıydı. Fakirler dilenmekten, zengin riya ve gösterişten çekindiği için sadakalarını bu taşlara koyar, fakir de gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alıp, geriye kalanını kendisi gibi bir başka fakire bırakırdı.

Osmanlı’da bayram, sultanın bayram namazı için camiye gelişi ile başlardı. Namaz bitiminde saraya dönen padişah, önce annesinin elini öper, sonra diğer aile üyeleriyle bayramlaşırdı. Bayram merasimi bittikten sonra da güzel işlemeli keselerle çocuklara para saçardı.

Merdivenden çıkarken erkek, hanımının arkasından yürürdü. Bunun nedeni hem hanımının vücudunun ifşa olmasını engellemek hem de düşerse tutabilsin diyedir. Aynı sebepten dolayı merdivenden inerken yine erkek önden inerdi.

Osmanlı’da Cuma namazına giderken hiçbir esnaf kapısına kilit vurmazdı. Buna kuyumcular da dahildi.

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa “Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var.. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme” anlamına geliyordu.

Gündelik hayatta ve özel günlerde (davetlerde, bayramlarda) evde yapılan hizmet sırasında telaşlı davranmak, yüksek sesle hitapta bulunmak, bir oraya bir buraya koşuştururarak iş yapmak, hizmetlerin bir düzen içinde yürütülmemesi, ayıp sayılırdı. Hizmet edenler, en küçük bir işaretten istenileni anlayıp sessizlik ve düzen içinde derhal görevlerini yerine getirmeye gayret ederlerdi. Herkese çok nazik ve güleryüzle davranmaya çalışılır, büyüklere hürmet gösterilir, küçüklere hoşgörüyle yaklaşılırdı. Tasavvufu yaşayan bir Osmanlı ailesinde hizmetin, aslında Allah’a yapıldığı bilinir; herkes ailedeki diğer insanları mutlu etmek için, Allah için yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret gösterirdi.

Her esnafın bir “yardım sandığı” vardır. Sermayesi, o esnafın zenginleri tarafından bereket ve uğur getirdiğine inanılarak hayır için hem de mesleğe yardım olsun diye vakfedilen para ile esnafın nezaretinde nöbetleşe olarak bir ustanın sorumluluğu altında idare edilir. Borç verme dışında esnaf ve ihtiyaç sahiplerinden biri hastalanırsa, hekim ve ilaç paralarını ve işe gidemediği zaman geçimini sağlamak, fukara esnaftan biri vefat ederse cenaze masraflarını görmek, geride haremi ve küçük çocuğu varsa, geçinecek kadar para vermek, geri kalan küçük çocuğu mektebe yollamak, bayramlarda elbise yapmak, borçlanarak hapse girmiş namuslu esnafın borcunu verip hapisten kurtarmak, esnaftan yeni ev yapan ve evlenenlere işe yarar hediyeler almak gibi insaniyet ve İslâmiyet’e uygun ne gerekiyorsa bu sandıktan karşılanırdı. Bunlar dışında, hali vakti yerinde esnaf ustaları, durumunu öğrendikleri fakirlere gizlice elden yardım ederler ve hepsi tek bir vücut gibi kardeşçe ve insanca yaşarlardı.

İstanbul’daki esnaf dükkânlarının hepsi toplu olarak bir yerde bulunur, ayrı yerde dükkân açtırılmazdı. Esnafın giydiği elbise tek tarz ve biçimde olur, başka tip elbise giyilmesine karşı çıkılırdı. Elbiselerin aynı oluşu, herkesi iyi hal ve harekete zorlaması yönünden çok yararlıydı. Esnafın hepsi bir arada toplu olduğu için aranan kolay bulunur, hepsini görerek almak kolaylığı yanında, içlerinden biri esnaflığa yakışmayan bir iş ya da ahlâksızlık yaparsa, diğerleri görür; lonca, dükkânını ceza olarak bir müddet kapatırdı. Aralarında uyuşmazlık ve kavga çıksa, dava için mahkemeye gidilmez, iş aralarında halledilirdi. Aralarında yetişen namuslu sanatkâr gençleri, kendilerine damat ederek, esnaf arasında yakınlık, akrabalık sağlanır, böylece ailenin gelecekteki menfaatleri emniyet altına alınmış olurdu.

Ramazanda böyle büyük selâtin camilerinin avlularına ve özellikle Hazret-i Halid, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Beyazıd, Ayasofya camilerinin avlularına sergiler kurulurdu. Bu sergilerde tesbihçiler tesbihleri ve sahaf denen kitapçılar, çeşit çeşit nefis mesâhif-i şerifeleri el yazması ve nüshası çok değerli ve nadir olan nefis kitapları geçici olarak avluya getirdikleri camlı dolaplara koyarlardı. Gelenlerin oturması için cami avlularında, geçici olarak dükkân şekline sokulan yerlerde, eski maden, Saksonya ve çini avanîleri, bazılarında çok hoş ve tuhaf eşyalar, diğerlerinde nefis şallar, kumaşlar, bir kısmında da türlü çubuk ve çubuk takımları teşhir edilirdi. Avlular da böyle rağbet gören daha birçok şeyle donatılmış olurdu. Bir tarafta da çorbalara ekmek için çeşitli baharat sergilenir, Kur’ân-ı Kerîm okunurken yakmak üzere ödağacı, kurs, anber kabuğu gibi buhurlar, tablalar üstünde ağzı pamukla kapatılmış olan çok sayıda küçük şişeler içinde bumbar denen yemekle beraber yenen hardallar, iftarda oruç bozmak için hurma ile çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler bulundurulurdu.

Bayram namazından sonra mezarlık ziyareti yapıldığını söyleyen Demirel, Osmanlı medeniyetinin şekillenmesinin ‘Akl-ı selim, Kalb-i selim ve Zevk-i selim’ olarak 3 sac ayağı olduğuna dikkat çekti. Demirel, ”Cami, mezarlık ve ev. Bunlardan mutlaka şehirlerde ya da köylerde cami vardı ve mezarlıklar da buralara çok uzak yapılmamıştır ki dünyevileşme, sekülerleşme olmasın.” diye konuştu.

Büyük merkezlerde, mutlaka küçük de olsa bir kabristan bulunurdu, buraların namaz sonrası ziyaret edilmesinin uhrevileşmeyi sağladığına inanılırdı. bu ziyaret yolu üzerindeki ev sahipleri de yemek hazırlayarak ziyaret dönüşünde misafir ağırlarlardı.

Kaynak: http://kuran-yeterlidir.blogspot.com.tr/, A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Hülya Avşar, “ne mutlu ki bize çocuklarımıza spor bilinci aşıladık” diyor ama…

Hülya Avşar, “ne mutlu ki bize çocuklarımıza spor bilinci aşıladık” diyor ama...

Geçtiğimiz günlerde Hülya Avşar’ın konuğu Ebru Şallı’ydı. Programı biraz izledim. Hülya Avşar Ebru Şallı’ya çocuklarını soruyor, Ebru Şallı’da çocuklarını herşeyden önce spora yönlendirdiğini söylüyordu.

Hülya Avşar’da bunun karşısında çok mutlu olup “ne mutlu ki bize çocuklarımıza spor bilinci aşıladık. Zehra bir gün spor yapmasam vicdan azabı duyuyorum” diye anlatıyordu.

Tabii ki çocuklarımıza spor bilinci aşılayacağız, tabii ki bedenlerinin zinde kalması için onları spora yönlendireceğiz. Peki ama ruhları ne olacak bu çocukların? Hiç ondan bahseden yok. Hülya Avşar’ın ya da Ebru Şallı’nın çocuklarına ne kadar dini eğitim verdiklerini, onları ne kadar maneviyata yönlendirdiklerini bilmiyorum. Çünkü programda bu konulardan hiç bahsedilmedi.

Sadece şunu çok iyi biliyorum. Öyle bir gençlik yetişti ki, sabahtan akşama kadar spor salonlarında vücudunu geliştiriyor. Kız da aynı erkek de aynı. Akşama kadar ter içinde kalıp sonra vücutlarının nasıl geliştiğini gösteren resimler çekip instagram da facebook ta yayınlıyorlar. Kafa nerdeyse yalnızca buna çalışıyor. En nihayetinde yaşlanıp çürüyecek, sonunda da mezara girecek bir bedene inanılmaz değer veriyorlar.

Bir gün spor yapmadığında vicdan azabı çeken çocuk, günlerce, aylarca, yıllarca namaz kılmadığı için hiç vicdan azabı çekmiyor. Kuran’ı hiç okumadığı için de, ayetleri bilmediği için de, Allah için hiçbir şey yapmadığı için de hiç vicdan azabı çekmiyor. Günler, aylar, yıllar öyle akıp gidiyor. Sorsan Kuran’dan tek ayet bilmez, sorsan namaz kılmayı bilmez, sorsan hayatında hiç oruç tutmamıştır. “Allah bizden bu dünyada nasıl bir kul olmamızı istiyor” diye sorsan onu da cevaplayamaz. Çünkü hiç düşünmemiştir. Bu dünyaya neden geldi, sorumlulukları neler, dünya hayatından sonra sonsuza kadar kalacağı ahiret hayatı için ne yapıyor, Allah’ın tüm kainatı yarattığının farkında mı? Şükrediyor mu, Allah’ı içli içli düşünüyor mu, Allah’ı anıyor mu?

Farkındaysanız bunlardan hiç bahis yok, en ufak bir söz etme yok. Her zaman söylüyorum. Hülya Avşar’ı ya da Ebu Şallı’yı bilemem. Ben genel olarak anne babalara sesleniyorum. Eğer bir anne baba evladını gerçekten seviyorsa onu ahirete hazırlar. Kısacık dünya hayatını kurtarma peşinde olmaz. Aman çocuğum ne kadar iyi spor yapıyor diye havalara uçmaz. Çocuğunun ruhunu Kuran’la, Allah sevgisiyle, maneviyatla eğitir. Onu sonsuz ahiret hayatına hazırlar. Şimdiki anne babalar çocukları en iyi koleje girdi mi, en iyi üniversiteye kapak attı mı, iyi bir iş sahibi oldu mu onun peşindeler. Halbuki bütün bunlar sadece dünya hayatını iyi geçirmeye yönelik hedeflerdir. Bununla birlikte çocuğunuzu manevi olarak Kuran’la eğitmezseniz çocuk hem bu dünyada hem de ahirette asla gerçek mutluluğu yakalayamaz. Üstelik siz çocuğunuzun dünyasını kurtardım diye sevinirken o çocuk ahirette bu tavrınızdan dolayı sizden asla razı olmayacaktır.

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Video sayfam: http://video.mynet.com/erkanarkut/videolari/liste

CHP’nin Atatürk’e mevlit okutmasını eleştiren Enver Aysever’e cevap

CHP’nin Atatürk’e mevlit okutmasını eleştiren Enver Aysever’e cevap

CHP Enver Aysever’in kafasıyla hareket ettiği için 10 yıldır iktidardan uzakta, Kılıçdaroğlu doğru yolda.


CNN Türk’teki programı yayından kaldırılan Enver Aysever CHP’nin Atatürk için mevlit okutmasına “CHP Cumhuriyet’in ruhuna mevlit okutmuş. Utanmıyorlar” diyerek tepki göstermiş. Arkasından da “AKP’ye benzemek intihardır! CHP kendine gelmeli, sosyalistlerle yan yana olmalı” diye de eklemiş.

Asıl Enver Aysever yanılıyor, hem de ne yanılma. Öncelikle şunu söyleyeyim, CHP’nin Atatürk için mevlit okutması son derece güzel. Kılıçdaroğlu çok doğru yolda. Atatürk için mevlit okutulması ne kadar güzel bir davranış. Enver Aysever’in Atatürk’ün ne kadar dindar olduğundan, evine sürekli hafız çağırıp Kuranokutturduğundan, Kuran herkes tarafından anlaşılsın diye ilk defa Kuran’ı Türkçe’ye çevirten kişi olduğundan da haberi yok galiba. Enver Aysever öncelikle Atatürk’ün hem modern, hem de çok samimi bir dindar olduğunu bilmeli.

Atatürk’ün dindarlığı ile ilgili aşağıdaki videoyu seyredebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=aY6Wd8ARTUg

CHP’nin AKP’ye benzemesi konusuna gelince… CHP yıllardır Enver Aysever’in dediği gibi sosyalistlerle yan yana olup dine uzak olduğu için iktidarda değil. Ondan oyları yerlerde dolaşıyor. Bizim halkımız dindar. Bizim halkımızın %90’ı evrim teorisine inanmıyor, Allah’ı bir ve tek ilah olarak kabul ediyor. Milyonlarca değişmeyen fosili görerek, tek bir proteinin bile tesadüfen oluşamayacağını bilerek bilimle, evrimin tamamen hayal ürünü olduğunu görüyorlar.

Dolayısıyla soğuk solcu kafası, halka uzak, halka üstten bakan solcu kafasının bu ülkede artık geçerli olmadığı ve olmayacağı gün gibi ortada. Enver Aysever bunu göremiyor olabilir ama Kılıçdaroğlu görüyor. Halkımız dinine, maneviyatına, Kuran’a sahip çıkıyor ve çıkacak da. Bu durumda CHP’nin yapması gereken yobazlıktan uzak olup samimi dindarlığı hedeflemektir. Son derece modern, ileri görüşlü, demokrat, özgürlükten yana, sanata, bilime, estetiğe sahip çıkan hem dindar hem de modern olunabileceğini gösteren bir parti olsun CHP. Ancak bu şekilde CHP ilerleyebilir, ancak bu şekilde iktidar olabilir, ancak bu şekilde halka yakın olabilir. Yoksa dini reddeden, dine soğuk olan bir CHP’nin varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir.

Enver Aysever’in bilmediği ve karıştırdığı nokta şu. Gericilik ve bağnazlığın Kuran’la ve samimi dindarlıkla uzaktan yakından alakası yoktur. Samimi, Kuran’a uyan bir insan dünyanın en modern, en demokratik, en güzel ahlaklı, en temiz, en kültürlü, en asil insanıdır. Atatürk de samimi dindar olup bağnazlığa ve yobazlığa karşıydı. Sonuç olarak Kemal Kılıçdaroğlu sağa yanaşmakla son derece akılcı adımlar atmaktadır. Kendi partisindekileri de bu yönde adımlar atmaya teşvik etmesi CHP adına son derece olumlu gelişmelerdir.

Kaynak: http://bagnazliknedir.blogspot.com.tr/

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Twitter: https://twitter.com/erkanarkut