İşte 15 Temmuz darbe gecesi Türkiye’nin deprem haritası!

İşte 15 Temmuz darbe gecesi Türkiye’nin deprem haritası!

15 Temmuz gecesi Türkiye depremlerle sarsıldı… Ahir zamanın her günü Mehdiyetle bağlantılıdır.


Ahir zamanda olduğumuz bu dönemde tüm Türkiye 15 Temmuz gecesi yine olağanüstü bir olaya şahit oldu. Tam peygamberimizinhadislerde detaylarıyla bildirdiği gibi bir darbekalkışması yaşandı. Ahir zamanda her olayın bir harika olduğunu yazılarımda sürekli anlatıyorum. Darbeyi yapmaya kalkışanlar o gece Hz. Hızır’ın da görevli olduğunu hesaba katmadılar. Mehdiyet’in doğacağı İstanbul’un koruma altında olduğunu hesaba katmadılar. Allah’ın koruması altında olan bu şehri Allah’ın dilemesi dışında kimse ele geçiremez, ona da bir kez daha şahit oldular.

15 Temmuz darbe girişiminde yine peygamberimizin bildirdiği olağanüstü bir olay daha yaşandı. O gece Türkiye’nin dört bir yanı depremlerle sarsıldı. Resimde kavuniçi noktalarda Türkiye’de 15 Temmuz gecesi yaşanan depremleri görüyorsunuz. Bakın peygamberimiz bu durumu hadiste nasıl bildiriyor:

…Sonra MEDİNE (İSTANBUL) ŞEHRİ SAKİNLERİYLE BERABER ÜÇ DEFA SALLANACAK, BUNUN ÜZERİNE (MEDİNE’DE BULUNAN) MÜNAFIK ERKEKLER VE KADINLARDAN HİÇ KİMSE KALMAYIP HEPSİ ONUN YANINA GİDECEKLER ve böylece demirci körüğünün demirin kirini, pasını giderip attığı gibi Medine’de pisliği (yani habis insanları) dışına atacak ve O GÜNE KURTULUŞ GÜNÜ DENECEKTİR. (Mace Cilt 10, s. 331-335)

Bu hadisler daha olağanüstü olaylara, Hz. Mehdi’nin ve Hz. İsa’nin zuhuruna şahit olacağımızın işaretidir. Müslüman âlemini zor günlerin ardından apaydınlık günler bekliyor, müminler birbirlerine müjde versin…

Bu konuda yazdığım diğer yazım:

http://blog.milliyet.com.tr/sok-olacaksiniz–peygamberimiz-darbenin-yasanacagini-hadislerde-bildirmis—/Blog/?BlogNo=537315

Kaynak: http://hzisavehzmehdiyibuyuzyildagorecegiz.blogspot.com.tr/ , A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Reklamlar

Bütün mesele derin imanlı olmakta, Allah sadece derin imanlı mıyız ona bakacak…

Bütün mesele derin imanlı olmakta, Allah sadece derin imanlı mıyız ona bakacak…

Gün içinde ne kadar Allah’ı düşünüyorsun? Kalbin hep Allah ile mi beraber?


Ahir zamanda insanların Allah’ı tamamen unuttuğu, zevkine, sefasına daldığı bir dönemde yaşıyoruz. Gerçekten samimi iman eden ve kendisini Allah’a adayan insan sayısı çok az. Allah zaten Kuran’da da samimi olarak, şirk koşmadan iman edenlerin çok az olacağını şöyle bildiriyor:

Onların çoğu Allah’a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. (Yusuf Suresi, 106)

Yine yaşadığımız bu dönemde insanlar Allah’tan çok uzak oldukları halde kendilerini çok iyi, çok samimi görme gibi bir hastalığa da tutulmuş durumdalar. Kimle konuşsan kendisini çok samimi buluyor. Allah için hiçbir şey yapmadıkları halde şeytan onları çok samimi olduklarını telkin ederek kandırmış durumda, ama bunun farkına varamıyorlar.

Mümin inkâr edenlerin bu samimiyetsizliklerini görüyor ama kendisini bunlarla kıyaslamıyor.Mümin kendisini örnek alacağı kişiler peygamberlerdir. Peygamberlerin ihlası, derin imanı, koşulsuz tevekkülleri, Allah’ı büyük bir aşkla sevmeleri, kadere tam teslimiyetleri hepimize çok güzel örnek. Bediüzzaman’ın da ihlası, samimiyeti, tüm hayatını İslam’ın yayılmasına adaması çok güzel. İşte bizler böyle derin imanlı olmak için Allah’a yalvarıyoruz, çünkü kalplerimizdeki imanı arttıracak olan Allah’tır. Kuşkusuz derin iman çok büyük bir nimet. İnsan ona kavuştuğu anda Allah’la çok yakın bir dostluğun içinde muhteşem bir hayat yaşıyor. Her olayda, her zorlukta, her imtihanda Allah’a yönelip dönüyor.

…Gerçekten, Biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi. (Sad Suresi, 44)

Allah derin imana bakar, Kendisi’ni çok seviyor mu, sevmiyor mu? Derin imanla iman ediyor mu, etmiyor mu? Sadece ona bakar. O varsa tamam, başka bir şeye gerek yoktur.

İman, derin iman bütün mesele budur. Yoksa bilmişlik yapmak, çok kültürlü olmak, sekiz dil bilmek, bütün entel dantel kültürünü su gibi ezberden okumak, anlatmak sıfırdır. Hatta itici gelir insanlara o, kızdırır. İnsanlar hikmet insanlarını sever, derinlik insanlarını sever, derin imanlı samimi insanları severler.

İslam’ın hâkim olmasını isteyen çok derin imanlı olacak. Çok ihlaslı ve çok samimi olacak, müthiş derinleşecek. Allah’ın onu izlediğini bilecek. Allah’ın olayları nasıl geliştirdiğini de seyredecek.

Derin imanlı çok az sayısı olan bir topluluk olsun İslam dünyaya hemen hâkim olur. Bütün mesele derin imandadır. İnsanların gayretine bağlamıyor Allah, insanların imanına, samimiyetine bağlıyor.

Allah bir ülkede iman eden biri olduğunda onu hemen görür. Çünkü Kendisi yaratıyor. Ve olaylar hep o insanın çevresinde ona göre gelişir. Allah’ın en önem verdiği derin imandır, çok fazla çalışma değil.

İslam akılla, derin imanla anlatılabilir. Peygamberimiz üniversite mezunu değildi. Elinde sadece Kuran vardı. Çok samimi imanlıydı, o yüzden çok etkili oldu. İmanıyla ve aklıyla etkili oldu. Allah bizlere de derin iman nasip etsin, ihlasla yaptığımız tebliğde bizleri başarılı kılsın ve İslam’ın son kez dünyaya hâkim olduğunu bizlere göstersin…

Kaynak: https://kalbimizdekiderinallahsevgisi.wordpress.com/, A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım…

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım…

Osmanlı’daki güzel ahlak örneklerine bakıp örnek almak lazım...

Osmanlı’yı yıkan Darwinizmdir ve Osmanlı İmparatorluğunun Kuran’dan uzaklaşmasıdır….


Geçen gün bir televizyon programında Osmanlı’daki güzel ahlak örnekleri anlatılıyordu. Gerçekten insan orada imanın getirdiği akla, nezakete, güzel ahlaka, fedakarlığa, inceliğe özeniyor. Nasıl bir devlet ki, nasıl bir ahlak ki, yoksulundan fakirine, kültürlüsünden cahiline herkesi koruyup kolluyor, ölçü yalnızca Allah’ın rızası ve takva oluyor.

İşte düşünüp örnek alınacak Osmanlı’da yaşanan güzellikler:

Osmanlı döneminde pencerenin önünde sarı çiçek varsa ‘ Bu evde hasta var .. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma .. ‘ anlamına gelirdi ..

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa ‘ Bu evde gelinlik çağına gelmiş , bekar kız var .. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme .. ‘ anlamına geliyordu ..

Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun ‘ diz izine ‘ bakılırdı ..

Kahvenin yanında su gelirdi.. Şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı.. Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya meyva ikram edilirdi

Kapıların üstünde iki tokmak olurdu.. Biri kalın biri ince.. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururd .. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı.. Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu.. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da Bi mahremi ( kocası vs .. ) açardı ..

Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi ..

Cuma namazına esnaf – ki kuyumcular da dahil – kapıya kilit vurmadan giderlerdi ..

Fitre zekat Ramazandan önce Şabanda verilirdi .. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin diye ..

Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin ‘ borç defterini ‘ kapatırdı ..

Beyler , konuştukları veya gözleri kaydıkları hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ‘ ayna ‘ alırdı .. Ki bunun anlamı : ‘ Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok .. ‘ demekti ..

Osmanlı’da Ramazan’da halk, eşine-dostuna iftar vermeyi büyük bir ibadet kabul eder, misafir ağırlamak için çırpınılırdı. Ramazan boyunca iftar vakitlerinde kapılar açık tutulurdu. Böylece yolda kalan ve ihtiyacı olan herkes istediği eve girer iftar sofrasına dâhil olurdu. Bunun için tanıdık olmaya gerek yoktu ve iftar için gelenin kim olduğu da asla sorulmazdı.

Dersaadet’te mahalle kahvesi olarak bilinen, her mahallenin imam, muhtar ve ileri gelenlerine mahsus o zamana göre adeta bir kulüp niteliğinde olan bir kahvesi vardı.Mahalle kahveleri, günümüz kahvelerinden farklı olarak, ilmi, edebi konuşmaların, tarih sohbetlerinin yapıldığı ve hatta şiir ve manzumelerin okunduğu, hikâyelerin anlatıldığı, bilmeyenlerin, bilenlerden istifade ettiği yerlerdi.

Hırka-i Saadet, Hz. Muhammed’e ait olan, keçi tüyünden yapılmış geniş kollu hırka, Hırka-i Saadet Dairesi ise Topkapı Sarayı’nda, bu hırkanın muhafaza edildiği yere verilen isimdir. I. Selim, Mısır’ı fethettikten sonra, diğer kutsal eşyalarla birlikte hırkayı da İstanbul’a getirmiştir.

Hırka-i Saadetin içinde saklandığı gümüş sandukanın ve altın çekmecenin anahtarları yalnız padişahın kendisinde bulunurdu. I. Selim’den, Halife Abdülmecid’e kadar devam eden ve bir gelenek haline gelen Hırka-i Saadet ziyareti, her Ramazan ayının 15’inde padişah, sadrazam, şeyhülislam ve diğer devlet erkanı tarafından yapılırdı. Padişah kilitleri açar, hırkayı çıkarıp önce kendisi, daha sonra erkan yüzlerini ve gözlerini sürerler, bu sırada imamlar ve müezzinler sürekli olarak Kur’an okurlardı.

Sadaka taşları taş bloklardan oluşan, genellikle cami veya türbe köşelerinde bulunan, ortası çukur, bir buçuk-iki cm yüksekliğinde taşlardı. Bu taşlar Osmanlı’da sosyal dayanışmanın bir parçasıydı ve fakirlerin umut kapısıydı. Fakirler dilenmekten, zengin riya ve gösterişten çekindiği için sadakalarını bu taşlara koyar, fakir de gece vakti gelip ihtiyacı kadarını buradan alıp, geriye kalanını kendisi gibi bir başka fakire bırakırdı.

Osmanlı’da bayram, sultanın bayram namazı için camiye gelişi ile başlardı. Namaz bitiminde saraya dönen padişah, önce annesinin elini öper, sonra diğer aile üyeleriyle bayramlaşırdı. Bayram merasimi bittikten sonra da güzel işlemeli keselerle çocuklara para saçardı.

Merdivenden çıkarken erkek, hanımının arkasından yürürdü. Bunun nedeni hem hanımının vücudunun ifşa olmasını engellemek hem de düşerse tutabilsin diyedir. Aynı sebepten dolayı merdivenden inerken yine erkek önden inerdi.

Osmanlı’da Cuma namazına giderken hiçbir esnaf kapısına kilit vurmazdı. Buna kuyumcular da dahildi.

Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa “Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var.. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme” anlamına geliyordu.

Gündelik hayatta ve özel günlerde (davetlerde, bayramlarda) evde yapılan hizmet sırasında telaşlı davranmak, yüksek sesle hitapta bulunmak, bir oraya bir buraya koşuştururarak iş yapmak, hizmetlerin bir düzen içinde yürütülmemesi, ayıp sayılırdı. Hizmet edenler, en küçük bir işaretten istenileni anlayıp sessizlik ve düzen içinde derhal görevlerini yerine getirmeye gayret ederlerdi. Herkese çok nazik ve güleryüzle davranmaya çalışılır, büyüklere hürmet gösterilir, küçüklere hoşgörüyle yaklaşılırdı. Tasavvufu yaşayan bir Osmanlı ailesinde hizmetin, aslında Allah’a yapıldığı bilinir; herkes ailedeki diğer insanları mutlu etmek için, Allah için yapabileceğinin en iyisini yapmaya gayret gösterirdi.

Her esnafın bir “yardım sandığı” vardır. Sermayesi, o esnafın zenginleri tarafından bereket ve uğur getirdiğine inanılarak hayır için hem de mesleğe yardım olsun diye vakfedilen para ile esnafın nezaretinde nöbetleşe olarak bir ustanın sorumluluğu altında idare edilir. Borç verme dışında esnaf ve ihtiyaç sahiplerinden biri hastalanırsa, hekim ve ilaç paralarını ve işe gidemediği zaman geçimini sağlamak, fukara esnaftan biri vefat ederse cenaze masraflarını görmek, geride haremi ve küçük çocuğu varsa, geçinecek kadar para vermek, geri kalan küçük çocuğu mektebe yollamak, bayramlarda elbise yapmak, borçlanarak hapse girmiş namuslu esnafın borcunu verip hapisten kurtarmak, esnaftan yeni ev yapan ve evlenenlere işe yarar hediyeler almak gibi insaniyet ve İslâmiyet’e uygun ne gerekiyorsa bu sandıktan karşılanırdı. Bunlar dışında, hali vakti yerinde esnaf ustaları, durumunu öğrendikleri fakirlere gizlice elden yardım ederler ve hepsi tek bir vücut gibi kardeşçe ve insanca yaşarlardı.

İstanbul’daki esnaf dükkânlarının hepsi toplu olarak bir yerde bulunur, ayrı yerde dükkân açtırılmazdı. Esnafın giydiği elbise tek tarz ve biçimde olur, başka tip elbise giyilmesine karşı çıkılırdı. Elbiselerin aynı oluşu, herkesi iyi hal ve harekete zorlaması yönünden çok yararlıydı. Esnafın hepsi bir arada toplu olduğu için aranan kolay bulunur, hepsini görerek almak kolaylığı yanında, içlerinden biri esnaflığa yakışmayan bir iş ya da ahlâksızlık yaparsa, diğerleri görür; lonca, dükkânını ceza olarak bir müddet kapatırdı. Aralarında uyuşmazlık ve kavga çıksa, dava için mahkemeye gidilmez, iş aralarında halledilirdi. Aralarında yetişen namuslu sanatkâr gençleri, kendilerine damat ederek, esnaf arasında yakınlık, akrabalık sağlanır, böylece ailenin gelecekteki menfaatleri emniyet altına alınmış olurdu.

Ramazanda böyle büyük selâtin camilerinin avlularına ve özellikle Hazret-i Halid, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Beyazıd, Ayasofya camilerinin avlularına sergiler kurulurdu. Bu sergilerde tesbihçiler tesbihleri ve sahaf denen kitapçılar, çeşit çeşit nefis mesâhif-i şerifeleri el yazması ve nüshası çok değerli ve nadir olan nefis kitapları geçici olarak avluya getirdikleri camlı dolaplara koyarlardı. Gelenlerin oturması için cami avlularında, geçici olarak dükkân şekline sokulan yerlerde, eski maden, Saksonya ve çini avanîleri, bazılarında çok hoş ve tuhaf eşyalar, diğerlerinde nefis şallar, kumaşlar, bir kısmında da türlü çubuk ve çubuk takımları teşhir edilirdi. Avlular da böyle rağbet gören daha birçok şeyle donatılmış olurdu. Bir tarafta da çorbalara ekmek için çeşitli baharat sergilenir, Kur’ân-ı Kerîm okunurken yakmak üzere ödağacı, kurs, anber kabuğu gibi buhurlar, tablalar üstünde ağzı pamukla kapatılmış olan çok sayıda küçük şişeler içinde bumbar denen yemekle beraber yenen hardallar, iftarda oruç bozmak için hurma ile çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler bulundurulurdu.

Bayram namazından sonra mezarlık ziyareti yapıldığını söyleyen Demirel, Osmanlı medeniyetinin şekillenmesinin ‘Akl-ı selim, Kalb-i selim ve Zevk-i selim’ olarak 3 sac ayağı olduğuna dikkat çekti. Demirel, ”Cami, mezarlık ve ev. Bunlardan mutlaka şehirlerde ya da köylerde cami vardı ve mezarlıklar da buralara çok uzak yapılmamıştır ki dünyevileşme, sekülerleşme olmasın.” diye konuştu.

Büyük merkezlerde, mutlaka küçük de olsa bir kabristan bulunurdu, buraların namaz sonrası ziyaret edilmesinin uhrevileşmeyi sağladığına inanılırdı. bu ziyaret yolu üzerindeki ev sahipleri de yemek hazırlayarak ziyaret dönüşünde misafir ağırlarlardı.

Kaynak: http://kuran-yeterlidir.blogspot.com.tr/, A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

İngiliz derin devleti “Müslümanlar teröristtir, hepsini yok edelim” stratejisini geliştiriyor…

İngiliz derin devleti “Müslümanlar teröristtir, hepsini yok edelim” stratejisini geliştiriyor…

İngiliz derin devleti “Müslümanlar teröristtir, hepsini yok edelim” stratejisini geliştiriyor...

Güneydoğu’da Kürt Devleti kurulması projesi İngiliz derin devletinin projesidir.


İngiliz derin devleti Müslümanları IŞİD’leştirmek, El Kaide’leştirmek ve dünyada bir terör bloku haline getirip“Müslümanlar da teröristtir, bütün teröristler birdir, hepsi bütündür, hepsini birden yok edelim” mantığı ile hareket etme stratejisi geliştirdiler. Yani Müslüman eşittir terörist algısı üzerinde çalışıyorlar. Bu çok büyük bir tehlike.

Teröristin dini yoktur. Terör eylemi yapan bir kişi zaten Müslüman olamaz. Kuran’a göre tek bir insanı haksız yere öldüren tüm dünyayı öldürmüş gibi olur. Bu yüzden üzerinde bomba patlatan ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olan bir terörist Müslüman değildir. Yaptığı bu eylemin karşılığı Kuran’a göre çok büyüktür:

Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan birçoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır. (Maide Suresi, 32)

İngiliz derin devleti Müslümanları yok etmek için şu anda PKK’yı da kullanıyor, PKK’yı durmadan silahla besliyor. Yurt dışından sürekli ülkemize gelen İngiliz ajanları Güneydoğu’daki PKK’nın içine sızıp Türkiye’nin paramparça edilmesi için gizliden gizliye faaliyet gösteriyorlar. Ve bu yaptıklarının da fark edilmediği kanaatindeler.

Müslümanların çoğu kendilerini inim inim inleten, ezen, mahveden sistemin, perde arkasındaki asıl unsurun İngiliz derin devleti olduğunu bilmiyor. Hayret edilecek şekilde bilmiyorlar. Hiç alakası olmayan hedeflere yöneliyorlar. Bu yüzden bu ciddi tehlikeye karşı tüm Müslümanları uyarmak gerek.

Bakın İngiliz derin devleti tam 200 yıldır Müslümanları yok etmeye, Müslümansız bir Ortadoğu inşa etmeye çalışıyor. Türk, Kürt, Arap, tüm Müslümanlar birlik olursa, 200 dakikada oyunları çöker.

Kaynak: http://abdningoremedigipkk.blogspot.com.tr/, A9 TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Mevlana’nın Barada nehri şiirindeki gizli şifreler…

Mevlana’nın Barada nehri şiirindeki gizli şifreler…

Mevlana’nın Barada nehri şiirindeki gizli şifreler...

Mevlana’nın en yakınlarından olan Baycu Noyan, Hülagu’nun ordusunda on binlerce Müslümanı şehit eden bir katildi.


Mevlana’nın öğretisi olan Mesnevi’de nasıl Kuran’a mualif sözler yer aldığını, Mesnevi’nin haşa Kuran’dan üstün tutulduğunu, Mesnevi’de kadınların nasıl aşağılandığını anlatmaya başaldık. Bundan sonraki yazılarımda bu konuya daha da detaylı yer vereceğim. Mesnevilik İngiliz derin devleti tarafından İslam’ın yerine konmak için hazırlanmış. Bu oyunun herkes tarafından çok iyi fark edilmesi gerek.

Mevlana’nın bildiğiniz gibi şiirleri de meşhur.  Barada denilen bir ırmak adına yazılan bir şiiri var. Barada, Müslüman kanını temsil eden bir nehirdir, yani oluk oluk Müslüman kanı akmıştır. Kıpkızıl aktı günlerce. Mevlana o dönemde şiir yazıyor Barada diye. Ve tamamen böyle karanlık dünyanın insanlarına hitap edecek tarzda her türlü bilgiyi içinde barındıran bir şiir bu şiir. Yani bir berraklık yok, bir Müslüman berraklığı, bir iman berraklığı, iman ferahlığı göremiyoruz. “Mevlana” derken sembolik anlamda diyoruz belki başka birisi yazmıştır. O devirde belki Hülagu’nun adamlarından birisi yazdı. Çünkü deccaliyet karanlık bir sistemdir. O devrin deccalı Hülagu’dür.

Hülagu deyince millet böyle küt bomboş bir adam zannediyor ama öyle değil, adamın çok şeytani karanlık bir felsefesi var. Bak o kadar alimin içerisinden gidip Mevlana’yı buluyor. Ki binlerce, on binlerce alim var, her yer alim kaynıyor. Semerkand’ın alimleri ünlü her yerin alimleri ünlü. Türki devletler o zamanlar alimlerle doluydu, oralarda geziyorlardı o bölgelerde. Dervişler, çeşitli dervişler bir çeşit derviş değil. Hiçbirine itibar etmedi ama Mevlana’ya itibar etti. Çünkü o aradığı dünyayı onun içinde buluyordu. Bir tek o mu? Mesela Pir Sultan Abdal’dan da alırlar. Pir Sultan Abdal mı yazdı başkası mı yazdı bilmiyoruz. Ama oradan da alıntılar alırlar, Allah’ı inkar için, dini inkar için ama Pir Sultan Abdal adını kor yani başlık atar. Biz de nasıl mesela Namık Kemal’in bir şiirini atarlar ortaya ona ait değildir anonim bir şiirdir, onun gibi şiirler vardır ortalarda gezen onları kullanırlar.

Bakın Barada şiirinde şöyle deniyor:  “hareketlerini ruhumdan yaptığımda içinde bir nehrin sevincin aktığını hissedersin.” Oluk oluk kan akmış bu nehirde ne sevinci yani nerenin sevinci? “Hareketlerin bir başka yerden geldiğinde bu his ortadan kalkar.” Nereden ne geliyor neyi anlatıyorsun sen? “Başkalarının seni yönlendirmesine izin verme.” Kim yönlendirecek? Hülagu. Kim yönlendirecek? Hülagu’nun katilleri. Niye Müslümanların yönlendirmesinden rahatsız oluyorsun? O devirde Müslümanların lideri var. “Başkalarının seni yönlendirmesine izin verme.” Asi olmalarını istiyor, asi ve ters hareket eden ama ona sadık olacak. Bak “kör olabilirler” seni göremiyor olabilirler diyor “ya da daha kötüsü akbaba olabilirler.” Benzettiği şeye bak. Halbuki asıl akbaba Hülagu’dur. Çünkü insan ölüsüne meraklı o. “Allah’ın ipine sarıl” daha önce de söylemiştim. Tamam diyoruz ne güzel konuştun sen, Allah’ın ipine Kuran’a sarılalım. “A be” diyor işte hakaretlere başlıyor şu şu şu saydırıyor. “Kuran nedir?” diyor “Mesnevi’dir Kuran”diyor. “Kuran’dan kasıt nedir?” diyor “Mesnevi’dir” diyor “Kuran’ın ta kendisidir Mesnevi” diyor “gerçek Kuran’dır” diyor. “O Kuran, öbürü aracıyla yazıldı” diyor. “Ben onu doğrudan Allah’tan vahiyle aldım” diyor. Yani Mesnevi’yi haşa Kuran’dan üstün tutuyor!

Özetle, böyle karanlık dünyanın, karanlık insanların içerisinden seçilir Deccalın ordusu. Mesela adam gidiyor Mevlana’yı buluyor, Mevlana gidip azılı deccalları buluyor. Niye gidip mazlum Müslümanların liderini bulmuyorsun? Niye mazlum Müslümanları bir araya getirmiyorsun? Milyonlarca Müslümanı katleden bir deccalı gidip kendine mürşit ediniyorsun. Ve onu seviyor, ona dostluk gösteriyor, onu koruyup-kolluyor. Neyini kolluyorsun onun?

Kaynak: http://bilinmeyenmevlana.com/, A9 TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Peygamberimizin münafıklar tarafından şehit edilmiş olma ihtimali çok yüksek…

Peygamberimizin münafıklar tarafından şehit edilmiş olma ihtimali çok yüksek…

Peygamberimizin münafıklar tarafından şehit edilmiş olma ihtimali çok yüksek...

Alçak münafıklar tertemiz peygamberimizin çevresine çöreklendiler.


Kaynaklarda PeygamberimizinVeda haccını yapıp Medine’ye geri döndükten bir süre sonra hastalandıp kavuştuğu anlatılıyor.

Oysa Resulullah’ın şehit edilmiş olma ihtimali de var. Ölüm şekli zehirlenme gibi görülüyor. Çünkü o kadar münafığın kaynadığı bir ortamda Peygamberimize karşı makul bir davranış içinde olmaları çok zor. Bu konu mutlaka incelenmeli.

Peygamberimiz Hayber’in fethinde bir kadın tarafından ikram edilen etle zehirleniyor. Bu zehirlenmeden sonra Peygamberimizin sağlık sorunları çok artıyor. Çok güçlü bir zehir veriyorlar. Kendisi de diyor ki dünyalar tatlısı, “Bu zehirden mustarip oldum ve beni şah damarımdan vurdu.” diyor. Yani çok tahribat yapıyor vücudunda. Bu olaydan sonra Peygamberimiz  vücudundan sürekli kan aldırıyor. Bunun nedeni zehrin etkisini azaltmaktır, kanından o zehrin atılması istiyor. Normalde tabii kanının tamamının yıkanması lazım ama şuanki teknoloji yok. Yoksa kan verilir kan bir yandan alınır. Kan tamamen yıkanabilirdi. O dönemde kanın akışkanlığını sağlayarak zehirden kurtulmak için uygulanan bir yöntem o. Yani vücut sürekli kan ürettiği için o hastalığı azaltacağını düşünüyor. Peygamberimizin bu olaydan sonra sağlığı pek düzelmiyor. O yüzden zaten o yönüyle de şehittir. Çünkü zehrin etkisiyle vefat etmiş oluyor.

Peygamberimiz üç buçuk yıl sonra vefat ediyor zehirden. Etrafında koruyanlar yeterli değil. Bir acayip. Kardeşim yemek geldiğinde önce sen ye. Niye doğrudan Peygamber’e veriyorsun. Değil mi? Peygamber’in yemek yemesi çok hayati bir şey. Yersin hatta bekle iki saat kadar yani vücuduna nasıl etki ediyor bakarsın. Ondan sonra Peygamber ’e ikram edersin. Zaten bu sistemin olduğunu bilirse adam yemeğe zehir niye koysun? İllaki belli olacak. Birde önüne gelen girip çıkıyor eve. Onun için “izin almadan gelmeyin” diyor Allah ayette. Pencereden girmeye kalkan var. Pencereden girmeyin kapıdan.

“Peygamberimiz’i zehirleme işini meşhur Yahudi Selam Bin Mişkem’in karısı Zeynep üzerine aldı plan gereği bu kadın bir koyun eti kızarttı. Ve her tarafını güçlü bir zehirle zehirledi.” Güçlü zehri etin her tarafına sürüyor. “Peygamber Efendimiz’in hayvanın kol ve kürek etini daha çok sevdiğini öğrendiği için o kısımlara daha çok zehir sürdü. Kızartılmış kebap edilmiş zehirli koyunu alıp getirdi, ey Ebul Kasım bunu sana hediye ediyorum diye Peygamber Efendimiz ’in önüne koydu.” Bak üslup da çok münasebetsiz. “Resulü Ekrem” tabii kırmak istemiyor “etin sevdiği kürek kısmından bir lokma aldı fakat yutmadan sahabelere “ellerinizi çekin” dedi hemen. Ağzına aldığında zehri. “Bu et zehirli” diyor hemen anlıyor. Herkes elini çekti sadece Bişr İbn-il Berâ Hazretleri ağzına aldığı lokmayı yutmuş. O zehirlenerek şehit oluyor. Peygamber Efendimiz bu plana alet olan kadını huzura çağırıyor. Tabii ağzına aldığında dilaltından bütün vücuda dağılıyor zehir. Ağzına zehir almasıyla o dilin alt kısmında çok ince damarlar var oradan kana karışıyor. “Kadını yanına çağırıyor, kadın suçunu itiraf ediyor. “Niye bunu yaptın?” diyor Peygamber Efendimiz  “bunu neden yaptın sorusuna şu cevabı veriyor “babam, amcam, kocam ve kardeşlerim hepsi savaşta öldüler intikam için yaptım” diyor. Peygamberimiz’in diş etlerine de etki ediyor zehir, diş etlerinde kızarma ve şişme meydana geliyor. Diyor ki Enes “ben bunu zehirlenmenin alametlerini Resulullah’ın diş etlerinde görüp bilmeye başladım.” Çok güçlü bir zehir sürülüyor oradan kana geçtiği anlaşılıyor dişlerinden ve genel ağız mukozasından. Fakat Peygamberimiz buna rağmen bu kadını affediyor. “Bir şey yapmayın” diyor. Normalde belli cezası. Onun için küfür uyumaz çok dikkatli olmak lazım.

Mesela o kadının Peygamberimiz’in ne tür bir etten hoşlandığını bilmesi de öyle kolay bir şey değil. Onu münafıklar haber vermişler kadına, yani iş birliği yapmışlar. “O” demişlerdir, “kol kısmını seviyor. Haberin olsun.” Yeme şeklini de öğrenmişlerdir. Mesela nasıl ısırıyor, nasıl yiyor. Çünkü ilk Resulullah’a yediriyorlar ahlaken ve edeben öyle olması gerekiyor. Hâlbuki çok yanlış. Önce kendileri yemesi lazım sonra Resulullah’e yedirmeleri lazım. Bir adettir önce büyükler en değerli olanın yemeğe başlaması istenir. O yemek yemeye başlamadan başkaları yemez. Hâlbuki Peygamberizin’in güvenliği açısından tam tersinin yapılması lazım. Hatta iki saat öncesinden, iki buçuk, üç saat öncesinden yemesi lazım. Kişinin kanına da geçsin, eğer zehirlenme alameti varsa görülmesi açısından.

Ama Peygamberimiz’in basiretinin yüksekliği daha ağzına alır almaz “hemen bırakın” diyor. “Bu et zehirli” diyor. Herhalde yılan zehri koydular ki çok şiddetliymiş etkisi, sahabe yer yemez ölüyor. Yani tek lokmadan ölüyor. Güçlü bir yılan zehri koymuşlar. O dudaklarında dişinde falan da ciddi kızarma yapmış. Reaksiyon meydana getirmiş. Ağzı içinde de tabii çok şiddetli reaksiyon meydana getirmiştir. “Damarlarımda hissediyorum” demiş Peygamberimiz. Altmış üç yaş normalde genç bir yaş. Tabii o bölge için uzun bir yaş sayılır ama yine de genç. Ama hayırlısı olmuş. Cenab-ı Allah tabii hayırlı olanı söylüyor.

Cebrail zaten son kere geliyor. Mukabele yapıyorlar. Peygamberimiz’e defalarca mukabele yaptırıyor. Kuran’ı ezberden okutturuyor. Diz dize oturuyorlar biliyorsunuz mukabelede, Peygamberimiz’le Cebrail (a.s). Yani dizleri birbirine karşı gelecek şekilde oturuyorlar. Peygamberimiz tekrar ediyor, o doğru diyor, Cebrail. Hep öyle mukabelede. Peygamberimiz’e diyor; “İstersen götürelim, istersen bir süre daha kal” diyor. Ama bir anlamı yok tabii Peygamberimiz’in kalmasının. Peygamberimiz “gidelim” diyor. MaşaAllah. Çünkü Allah onu özlemiş, o Allah’ı özlemiş. Dünyada bir şey yok. Zor bir ortam. Allah’tan davet varsa, bitti. Cenab-ı Allah muhayyer bırakıyor. Cebrail kanalıyla söylüyor. “İsterse bir süre daha kalsın” diyor. Varsa bir eksik, düzelteceği bir şeyler varsa bir süre daha kalabilir. “Ama gelmesini istiyorum”diyor Cenab-ı Allah. Peygamberimiz de “gidelim” diyor. Zaten ölüm anını bilmesi çok büyük harika. Elini yukarı kaldırıyor. “Refik-i Ala’ya” diyor. O kadar. O anda canı alınıyor. Ama zehirden olduysa şehit olmuş olur Peygamberimiz; ki öyle gibi görünüyor. Yani zehrin etkisi uzun da sürse fark etmez. O bir saldırı çünkü.

“Ya Resulullah bu rahatsızlık görülmüş bir şey değil. Bu neden olmuş olabilir?” diyorlar. Peygamberimiz hasta yatağında işte vefatından çok az önce; “Ben bu hastalığımın Hayber’de yemiş olduğum zehirli koyun kebabından ileri geldiğini sanıyorum” diyor, Peygamberimiz. Dolayısıyla şehit olmuş oluyor tabii. Mesela sahabeler “Ya Resulullah humman ne kadar şiddetlidir” diyorlar. Ateşini hissediyorlar. Hastaya böyle söylenir mi? Onlara da açıklama yapmak durumunda kalıyor Peygamberimiz “Bize iptila böyle ağırlaştırılır” diyor. “Peygamberler de daha zorlu olur” diyor. “Ecrimiz kat kat verilir” diyor. Sevap alması için. Bu denecek söz mü? Hasta görüyor. Rengin benzin solmuş. Ne oldu sana böyle? Hastaya böyle denir mi? İyi gördüm seni, toparlamışsın dersin. Çok acayip. Hasta ziyareti diye bir şey bilmiyorlar. Sana ne oldu böyle diyor. Ne demek yani? Hastaya böyle denir mi? Hakaret eder gibi bir laf. Sağlıklı olmuşsun, iyi olmuşsun dersin. Ne gerek var? Ne fayda sağlayacak onu söylemen? Onların onları sakinleştirmesini bekliyorlar. Sen onu rahatlatacaksın. O seni değil.

Kadın şöyle diyor. Peygamberimiz “niye yaptın” diyor, “bu zehirlemeyi?” “Eğer gerçekten bir peygambersen sana haber verilir diye düşündüm” diyor. “Dolayısıyla zarar gelmeyeceğini düşündüm” diyor. “Eğer peygamber değil de bir hükümdarsan kendimizi ve insanları senden kurtarmak için yaptım” diyor. Halbuki zaten ilk lokmada hemen anlıyor. Ağzına alır almaz geriye koyuyor Peygamberimiz. Ama Peygamberimizin’in sanki imtihan olmadığını düşünüyor. Olur mu? Her an, her şey sürekli vahiyle bildirilecek, o da insan. İmtihan oluyor.

O zaman hiçbir peygamber şehit edilemezdi.Hiçbir peygamberi şehit edemezsin. Geliyorlar der, seni şehit etmeye. Saklan dersin. Saklanır. Bilmiyor peygamberler. Mesela Hz. Zekeriya o kütüğün içine girdi. Allah vahiy eder; “Sakın kütüğün içine girme. Seni yakalarlar. Şuraya saklan” der. Ama kütüğün içinde. “Allah’tan başka baki olan yok” diyor. Sürekli bu zikri çekerek, testere ile bölüyorlar, Zekeriya (a.s)’ı. Ortadan kesiyorlar. Şehit oluyor. Yahya’ı da mesela kadın sırf kendi azgınlığı için, şımarıklığı için. Adamlar içmiş, sarhoş böyle kepazelik paçalardan akıyor. “Benden ne istersin?” diyor, kadın yaranmak için. “Bana Yahya’nın kellesini getir” diyor. Adam içmiş, sarhoş tabii, Getirin Yahya’nın kellesini diyor. Hapishanede kesiyorlar başını mübareğin. Altın tepsiyle getirip koyuyorlar önüne. Kadına, al bak kestim getirdim diyor. Yani imtihan denilen güzellik herkes için geçerlidir. Müminlerin haberi olmuyor mesela şehit olurlarken.

Hz. Zekeriya’nın giydiği elbisenin eteğinden bir parça ağacın dışında kalıyor. Ağaç, saklandığı kütüğün. O köpekler onu görüyor. Durumu anlıyorlar. Ağacı kesmeye karar veriyorlar. Ağacın içinde bulunan Zekeriya da ağaçla birlikte kesiliyor. Şehit oluyor. O kumaşı niye dışarıda bırakıyor Allah? Şehit olması için. Niye göstersin Allah? Zaten bir mantığı da yok. Çeker eteğini, toplar. Çıtını da çıkarmaz. Hakikaten fark edemezlerdi. Aslında mükemmel bir saklanma yapmış. Basar geçerlerdi. Ama orada eteğini görünce dışarıya çıkmış olarak, eteğinden parça, hiç ses çıkartmıyorlar. Sadece testere getirtiyorlar. Çok alçaklar. O onun cennete gitmesinin önemli vesilelerinden bir tanesi. Bak, “Ya Rabbi senden başka baki olan yok” diyor, sürekli. Hz. Zekeriya bu şekilde şehit oldu. Hz. Yahya’nın başını keserek şehit ettiler. O kadının istemesi üzerine. Adam içmiş. Kesin kafasını, getirin diyor. Kesip getiriyorlar. Ama Şehit acı çekmez. Zaten o zikri yapamaz. Yoksa “Ya Rabbi senden başka baki olan yok”, nasıl desin?

Kaynak: http://hzmuhammedvemucizeleri.wordpress.com/, A9TV

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/

Türkiye 3 milyon, Almanya 20 bin mülteci alıyor! Nobel barış ödülü Merkel’e gidiyor!

Türkiye 3 milyon, Almanya 20 bin mülteci alıyor! Nobel barış ödülü Merkel’e gidiyor!

Sürekli insan haklarından bahseden Avrupa mültecilere insan gözüyle bakmıyor, sorun bu.


Türkiye’ye gelmeye hazırlanan Merkel’den yine son derece samimiyetsiz açıklamalar geldi, Merkel yaptığı açıklamada mültecikonusunda Türkiye’ye daha çok destek verilmesi gerektiğini söylemiş. “Türkiye mülteci akınının durdurulmasında kilit rol oynuyor. Türkiye’ye destek verilmeli.” diye konuşmuş.

Avrupa Birliği liderleri Brüksel’de göçmen krizini görüşmek üzere toplanıp savaştan kaçan yüz binlerce göçmenin durumu konusunda Türkiye’yle işbirliğini artırma yöntemlerini görüşmüşler.

Gördüğünüz gibi varsa yoksa Türkiye. Türkiye’ye destek olalım, gerekirse Türkiye’ye para verelim aman mülteciler bize gelmesin kafasındalar. Türkiye nerdeyse 3 milyon mülteciyi kabul ederken 20 bin mülteci kabul eden Almanya’nın başbakanı Merkel’e Nobel Barış Ödülü vermeye hazırlanıyorlar! O ödülü Türkiye’ye vermek kimsenin aklına gelmiyor her nedense?

Ancak 20 bin mülteci kabul eden Almanya’ya şimdi de bu mülteciler fazla geldi, Almanya şimdi bunların nerede barınacağını tartışıyor. Bu arada diğer Avrupa ülkelerinden tık yok. Fransa, İtalya Belçika, hepsi mültecilerin göz göre göre ölüme sürüklenmesini sakince seyrediyor. Sınırlarının çevresine dikenli tel çekiyorlar, deniz yoluyla gelen mültecilerin teknelerinin batacağını bile bile geri gönderiyorlar. Bunu yaparken de hiç utanmıyorlar.

Almanya Türkiye zaten 3 milyon mülteciye kapılarını açan Türkiye’ye destek olalım demek yerine bunca yıldır insan hakları konusunda ahkâm kesen Avrupa ülkelerini teşvik etsin. Tüm Avrupa ülkeleri mülteciler konusunda destek versin. Almanya’da mülteciler konusunda ödeyeceği paranın derdine düşüyor. Avrupa ülkeleri de mülteciler konusuna insaniyet olarak değil finans kaynaklarının ne kadar tükeneceği konusu olarak bakıyorlar. Hâlbuki hem Avrupa ülkelerinde hem de Amerika’da değil mültecileri toptan bir ülkeyi kurtaracak kadar zengin aileler var.

Sonuçta söylediğim gibi Merkel mülteciler konusunda Türkiye’yi teşvik edeceğine diğer Avrupa Birliği ülkelerini teşvik etsin. İstedikleri takdirde hepsi son derece modern kamplar kurup bu muhtaç insanlara yardım elini uzatabilirler. Tabii onları insan olarak kabul ediyorlarsa…

Merkel Türkiye’ye geldiğinde Davutoğlu diğer Avrupa ülkelerinin de mültecilere kucak açması yönünde konuşmalı ve asıl Türkiye onları teşvik etmeli diye düşünüyorum.

Tüm yazılarım: https://erkanarkutyaziyor.wordpress.com/